anadolu insanı

1 /
maslow maslow
osmanlının son dönemleri ve cumhuriyetle birlikte yıllarca; saf, iyiniyetli, misafirperver nidalarıyla poh poh lanmış, uyutulmuş, komünizm bahane edilerek temel haklarını savunma hakkı ellerinden alınmış, din faktörü koyularak iyice koyunlaştırılmış, depolitize edilmiş ve düzen tarafından her daim muhafazakar kalması, ota boka karışmaması ve baş ağrıtmaması yeğlenmiş insanlardır.
one more cup of coffee one more cup of coffee
"tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. gençtim, bekârdım. küçük bir beldeydi gittiğim yer.

gittiğim ilk gece bir eve misafir olmuştum. tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. ev sahibine bir şey de diyemiyordum. bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. evin büyüğü olan hacı anneye sıkılarak: "anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.

hacı anne:"evlâdım treni bekliyoruz. az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. merak ettim, tekrar sordum: "trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"



hacı anne: "hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. ancak burası uzak bir yer. trenden buraların yabancısı birileri inebilir. bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."



(kaynak: prof. dr. saffet solak'ın bir hatırası)
hayatseninnabersorunaiyilikdediğimkadaryalan hayatseninnabersorunaiyilikdediğimkadaryalan
konuşma şekilleri harikadır, güldürür hatta çoğu zaman. kullandıkları kelimelerse unutulmaya yüz tutmuş. bugün bana mail olarak anadolu ağzıyla yazılmış bir metin geldi. sizlerle paylaşayım dedim, buyrun:


goyunları, alibiklerin ağılın cüce gölgesine çektikten sonra, ben de ardıç ağacının gölgesine uzandım. içim gecmiş. ürüyamda ebemi gördüm.gene anamınan gavga ediyodu:
”gıı, uluk gelin; asbapları yudun mu? ! ..” anam, heç oralı olmadan yürüdü, ineğin yanına varıp çömeldi, başladı sağmaya. ebem: “elindeki inekten hıncını mı alıyon öle. nasıl inek sağmayımış o! memeklerini goparacağan elindekinin! ama sana çok görülmez, babayın evinde inek mi gördün, goyun mu gördün! ..”
anam, şöle bi doğruldu. eteğinin siğini beline soktu. ebeme doğru gaşının altından bi baktı ki, bu ısıcakta burnundan alaf çıkıyodu sankim. ebem, anamın ökesini beklermiş gibi elindeki çırpıynan önündeki tavukları kişaladıktan sona gene başladı sayıp-dökmeye:
“ne bakıyon öle? ! benim gapıya gelmeden önce şemiğinden kir, duluğundan bit eksik olmuyodu! teneşirde yunasıca anan gapı gapı gezeceğem diye sana iş öğretmemiş ki! hoş, ben de öğredemedim ya! kerpiç gibi gafan var. lalki! bi daha bana öle bakarsan o çipildekli gözlerini nah böle oyar-alırım bak! ”
anam sabredemedi. elinde süt dolu helkeyinen doğruldu. ne zaman ebemin yanına vardı; annayamadım. helkeyi galdırdığı gibi ebemin başından aşşağa boşalttı.
ürüyanın etkisinden olacak, dirkedek uyandım. yandaki anızda cocuklar, büvelek dutmuş bi ineği yakalamaya çalışıyolarıdı. sol böğrüme yaslanıp, bi cıgara yaktım. goyunlar, benim doğrulduğumu görünce tek tek ayağa kalktılar. oyusam daha hava ısıcağıdı. ben, yengattan uyurmuyum diye güneşi yağırnıma alıp, sağ börümün üstüne yattım emme, açlıktan garnım gavzınıyo; uyku ne gezer.

yüksel önaçan

not: anlamadığınız yerler olacaktır muhakkak. dedenize, babanıza filan okuyun onlar bilirler büyük ihtimalle. babama okudum da okurken gülmekten öldük biz.*
aragorn aragorn
yobazın en önde gidenidir diyebiliriz bu insanlar için.ufak şehirlerde veya taşra denilen yerlerde tutucu olur büyük şehire geldimi entel gibi acayip bişililer olurlar anlaması çözmesi zor ilginç bir insandır.üniversiteyide kazanırsa takar küpesini giyer v yaka tshirtünü aslan parçaları.
microcosm microcosm
çok kısa bir diyalog örneğiyle tanımlamak istediğim, bağnazlığı abartabilen insan türü. ya da bağnaz olanları abartılı.
m:microcosm
b: bağnaz anadolu insanı

(olay devlet hastanesinde geçiyor)
m: merhaba ben xxx için randevu alacaktım
b: aleykümselam.(garip surat ifadesi ve bakışla)

evet hepimiz müslüman olmak zorundayız!
ne oldu ki lan ne oldu ki lan
kaç zamanadır yazayım bir şeyler diyorum ama yazdığım hiç bir şeyi beğenmiyorum. anadolu'yu bildiğimden yazdıklerım hep eksik göründü gözüme.

bir hikaye okudum anadolu ile ilgili. çok hoşum gitti. kaleme aldıklarımdan çok daha iyi.
ne yazık ki yazarını bilmiyorum. bilen varsa aydınlatsın.

ahanda hikaye :

genç adam, antika merakı sebebiyle anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve
gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. kış
kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış
gibiydi. fakat bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. yolları kapatan kar
yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir
ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. yaşlı adam,
antikacının yürümesine yardım ederken:

“günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım,
dedi.meğer seni bulmak için iyileşmişim.”

diz boyu varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre
göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. odanın orta yerindeki kuzinenin
etrafını saran iki-üç iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar
olmalıydı. saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir
türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı.

yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. ona birkaç lokma ikram
edip sedirdeki yatağını hazırlarken:

“bugün soba yakamadım evladım, dedi. ama bu yorganlar seni ısıtacaktır.”

ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı
da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. ancak bütün yorgunluğuna
rağmen uyuyamıyordu. ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri
almalı, bunun içinde iyi bir senaryo uydurmalıydı. mesela hayatını kurtarmasına
karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle
dışarıya çıkarttığı iskemleleri,çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi.
hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. hatta onları kaptığı gibi
kaçmak bile mümkündü. yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden
koşacak mıydı?

genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor
ve rüzgarın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. bu arada
yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile
odun parçaladığını duymuştu. gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde çorba
pişirdiğini gördü. yattığı yerden başına gelenleri düşünürken, iskemleleri
hatırladı. hafifçe doğrulup çevresine baktı: aman allah’ım ..! antikalardan hiç
biri ortada yoktu.

ihtiyar kurt, akşamki planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını
duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı.

sakin görünmeye çalışarak:

“iliğim kemiğim ısınmış, dedi. çorbanız da ne güzel koktu doğrusu. ama akşam ki
iskemleleri göremiyorum.”

yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya
atarken:

“iskemle dediğin dünya malı be evladım, dedi. biz misafirimizi üşütür müyüz?”
ovguye cok duskun ovguye cok duskun
anlaması güç insanlardır. bu hale nasıl geldiler, kim getirdi merak ediyorum. ben de onlardan biriyim. üniversiteyi büyükşehirde değil de memlekette okusaydım hala onlardan biriydim.

anadolu insanı şudur:

sanırım 6-7 yaşlarındayım. yaz tatiliydi. dolmuşla köye gideceğiz. annem, ben, kardeşim. tek dolmuş var o da saat üçte kalkar. annem tedbirli kadındır. saat 2 bucukta dolmuşun yanındayız. dolmuş bu:

ekseriyetle yaşlı, çoluk çocuk, önde de şoförün yancısı 2 adam. bekliyoruz. saat üç oldu gözler şoförü arıyor. biz bekliyoruz. 3 buçuk oldu bekliyoruz. 4 oldu bekliyoruz. şoför hala ortalarda yok. haber geliyor. kahvedeymiş. bir müşteri daha gelecek onu alıp gidecekmişiz. biz bekliyoruz. çocuklar haric kimse durumdan şikayetçi değil. ve saat 5 biz hala bekliyoruz. öndeki iki adam arada dolmuştan inip sigara içiyorlar, biz bekliyoruz. en son saat 6'da geldi şoför. yanında kimse yok. anlaşılan gelmemiş beklediğimiz yolcu. kalkıyoruz. kimsede ses yok. sessizlik. sonra paralar toplanıyor. şoför dikiz aynasından kısa bir saydıktan sonra bize bakıyor. çocukların parasını da yolla abla diyor. annem biraz direttikten sonra benle kardeşimi tek kişi saydırıyor. yolculuk başlıyor. balık istifi gibi üst üsteyiz. camlar o yaz sıcağın rağmen kapalı. üstüne şoför sigara yakıyor. yancılarına da ikram ediyor. yolculuk sürüyor. ve 45 dakikanın sonunda köye varıyoruz. evet, 45 dakika. 3 saat şoförü beklediğimizi de sayarsak 3 saat 45 dakikanın ardından köye varıyoruz. 45 dakikalık yolculuk için o gün biz üç saat bekletildik ama sorun değil çok şükür köye sağ salim varmışız. hemen evi arayıp vardığımızı haber edelim. annem telefonu açıyor. tek kelime "vardık." deyip telefonu kapatıyor.
kodname47 kodname47
özünde insanın hasıdır, lakin hükumetler tarafından çok hırpalanmışlardır, kafaları karıştırılmıştır. ilgi alaka gösterilse, düzgün eğitim verilse, adam gibi yaşamaları için biraz çaba gösterilse, küllerinden doğacak, önemli bireyler olacak güzel insanlardır.
caotic caotic
'anadolu dünyanın en güzel memleketidir.tanrı güzellikleri öteki ülekere ayrı ayrı dağıtırken,burada hepsini bir araya getirmiştir.burada düyanın en güzel insanları,en temiz kıyafetli halkı yaşar ve en nefis yemekler pişirilir.tanrının yarattıkları içinde en şefkatli olanlar bunlardır.'

ibn battuta
1 /