ayşe buğra

this is the end this is the end
ünlü yazar tarık buğra'nın iktisatçı kızı. en ünlü eseri olan iktisatçılar ve insanlar kitabında, iktisat metodolojisini ve özellikle homo economicus tipolojisini sorgulamıştır. boğaziçi üniversitesi hocasıdır

iktisatçılar ve insanlar kitabının giriş bölümünde, "iktisadın bağımsız bir araştırma alanı olarak ortaya çıkışı, yöntemsel bireyselciliğin benimsenmesiyle gerçekleşmiş bir şey. toplumsal faaliyetleri insan kararlarının ve eylemlerinin yönlendirdiği, bu faaliyetlerin sistem, toplum veya tarih gibi soyut kategorilere atıfla anlaşılamayacakları fikri, bizce, sosyal araştırmalar açısından son derece sağlıklı bir gelişme. ama yöntemsel bireyciliğin bu açıdan anlamlı olabilmesi için, insanın soyut bir kategori olarak değil, gerçek bir varlık olarak ele alınması gerekir" derken, çalışmasının asıl amacını vermiş olur. ancak "insanın gerçek bir varlık olarak ele alınması" gerektiği kuşkusuz olmakla birlikte, bunun nasıl uygulanabileceğine bir açıklık kazandıramadan kitabı sonlanır. evet iktisat bir sosyal bilim olarak gerçek insanla uğraşmalıdır. ama nasıl? gerçek bir insan son derece komplekstir ve bilimsel kesinlik arayanlar için uygulanması düşünülemez bir yaklaşımdır. bu tartışma da bizi taaa "iktisat bilim midir değil midir?" tartışmasına götürür ki, o mevzuya burda girmemek gerekir.
schwarzhoffner schwarzhoffner
12 ekim 2020 tarihli basın toplantısında eşi osman kavala'nın durumu ile ilgili bir seslenme yapmış olan akademisyen. prof. dr. emre kongar hocamın bugünkü cumhuriyet'teki köşesine taşınmış olan yazı aşağıdadır.

***

"konuyla ilgilenenlerin çoğunun bildiği gibi, eşim osman kavala 18 ekim 2017 tarihinden beri dört duvar arasında özgürlüğünden yoksun olarak yaşıyor.

bu süre içinde kendisine ceza kanununun üç ayrı maddesiyle ilgili suçlamalar yöneltildi.

bunlardan birinden beraat etti.

ikincisinden tutuklandıktan sonra tahliye edilip sonra yeniden tutuklanıp sonra yeniden tahliye edildi ve şimdi bu suçlamayla geçen perşembe günü çıkan iddianamede tekrar karşılaşıyoruz ama bu sefer buna bir de üçüncü suçlama (casusluk suçlaması) eklenmiş durumda.

karşılaştığımız durumun niteliğinin anlaşılması için, herkesin son iddianameyi okumasını isterdim.

64 sayfalık bir metnin okunmasının zor olduğu düşünülebilir, ama o kadar zor değil. metinde pek çok siyasi tahlil ve pek çok tekrar var.

tahlil ve tekrarlar çıktıktan sonra, ortada makul şüphe zemini oluşturabilecek bir bilgi ve belge olup olmadığını okuyanlar takdir edebilir. bir hukuk devletinde böyle bir iddianamenin hazırlanması mümkün müdür, değil midir okuyanlar bunu takdir edebilir.

bu süreç içinde, bizim neler yaşadığımız da tahmin edilebilir. ama ben bütün bunların eşim için, benim için ve ailemiz için ne anlama geldiğinin bir kere daha düşünülmesini isterdim.

tutukluluğun aihm'nin haksız tutukluluk kararı verip derhal tahliye talep etmesinden sonra hâlâ sürmesinin bizi nasıl etkilediği üzerine düşünülmesini isterdim.

bir insanın, beraat ettiği gün eşyalarını toplayıp, evine dönmek için hazırlanıp yola çıktıktan sonra yoldan çevrilmesi ve tekrar tutuklanarak cezaevine götürülmesinin nasıl bir şey olduğunun düşünülmesini isterdim.

anayasa mahkemesi'nin, bizim haksız tutukluluk başvurumuzu toplantı gündemine aldıktan sonra, başvurumuzla ilgili gündem maddesini tartışmayı ertelediğini toplantının yapıldığı gün duymak nasıl bir şeydi, bunun düşünülmesini isterdim.

bu aym toplantısının ve erteleme kararının, avrupa konseyi bakanlar komitesi'nin aihm kararının uygulanmaması halinde konuyla ilgili atılacak adımları tartıştığı ikinci toplantısıyla aynı güne rastladığının da hatırlanmasını isterdim.

casusluk gibi bir suçlamanın, bir insan için ve onun ailesi için ne demek olduğunun, bunun üzerimizde nasıl bir etki yaptığının da düşünülmesini isterdim.

türkiye'de yargının işleyişiyle ilgili sorunlar her gün tartışılıyor, haksızlığa uğrayan ve mağdur olanlar bizden ibaret değil. bunu biliyorum.

ama eşimin başına gelenler, onun kendisine uygun bir suç aranırken üç yıl boyunca tutuklu olarak cezaevinde kalması, türkiye'de ve türkiye dışında pek çok insanın dikkatini çeken özel bir durum oluşturmuş durumda.

bu özel durum karşısında, maalesef, artık bağımsız bir yargı sürecinin normal işleyişiyle karşı karşıya olduğumuza inanmam çok zor.

eşimin, benim ve eşimin 94 yaşındaki annesinin düpedüz işkenceye maruz kaldığını düşünüyorum.

bir yandan da hepimizin çok iyi bildiği 'adalet mülkün temelidir', yani 'devletin temeli adalettir' cümlesi sık sık aklıma geliyor.

bu durumda, bu memleketin bir vatandaşı olarak, sadece basının ve kamuoyunun duyarlılığına değil, türkiye büyük millet meclisi'nde bizleri temsil eden milletin vekillerine seslenmek ihtiyacını duyuyorum.

merhamet talebiyle değil, adalet talebiyle, devletin temeli olan adalet talebiyle, adalet ve kalkınma partisi başta olmak üzere, meclis'teki bütün partilere mensup milletvekillerine seslenmek istiyorum.

ama aynı zamanda, halkın yararına siyaset yapmak isteyenler için çok önemli olduğunu düşündüğüm empati duygularına da seslenmek istiyorum.

benim ve eşimin, oğlunu artık göremeyeceğini düşünen annesinin durumunun, milletvekillerini ve siyasetle uğraşan herkesi, özellikle de hangi partiden olursa olsun bütün kadın siyasetçileri ilgilendirmesi gerektirdiğini zannediyorum.

burada bu konuşmayı yaparken çok zorlanıyorum. çok zorlanıyorum çünkü biz evrensel hukuk normlarından ve yasalardan bahsederken, artık karşımızda bize durumumuzun bunlara uygun olduğunu anlatmaya çalışan kimse kalmadığını düşünmeye başladım.

artık kimse bize yalan söylemek lüzumunu bile hissetmiyor diye düşünmeye başladım...

katıldığınız ve bizi dinlediğiniz için teşekkür ederim."