az

1 /
stack100 stack100
hakan günday'ın nisan ayının ikinci haftasında çıkacağı romanının adıdır. radikal gazetesinde kitabın bir bölümünden küçük bir parçaya yer verilmiştir.

altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti. korkudan titriyor, gözlerini böcekten ayıramıyordu. ay çekirdeği tarlası kadar bir tavana bakıyor ama sadece onu görüyordu. ay çiçeği kadar bir böcek. sivri ayaklarının etrafındaki tüyleri paça gibi duran, antenlerinin inceliği kirpik kadar olan bir böcek. bir böcek resmi kadar hareketsiz gövdesiyle, koyu bir loşluğun koyu griye boyandığı betonda simsiyah bir leke. küçük kızın korkudan sulanmış gözleri ile aynı renkte.

çenesine kadar çektiği battaniyeyi terli avuçlarının içinde sıkıyor ve böceğin ne zaman yüzüne düşeceğini düşünüyordu. merdivensiz bir ranzanın üst katındaydı. tavanla arasındaki mesafe yarım metreden azdı. elbet uyuyakalacaktı. elbet uyurken ağzını açacak ve böcek kendini boşluğa bırakıp dişlerinin arasından geçecekti. ya da önce battaniyesinin üzerine düşüp bir süre orada duracak, karnı acıkınca da küçük yüzüne ayak basıp burun deliklerinden birine girecek ve önüne ne çıkarsa kemirecekti. bir saniyeliğine başını sağa çevirip uzattı ve yerden ne kadar yüksekte olduğunu anlamaya çalıştı. ama bunun için bir saniye yeterli değildi. tam olarak zemini görememiş, böceği gözden kaçırmamak için bakışlarını yeniden tavana çevirmişti.

daha önce de böcek görmüştü. kendi evinin duvarlarında da, başka evlerin duvarlarında da. hatta içine adım attığı her evin duvarında en az bir tane böcek görmüştü.dereden geliyorlar. demişti babası. dereden gelip tavanlara tırmanan, sonra da kendi ağırlığına dayanamayıp sobaya düşen daha büyük böcekler de görmüştü. saçlarının kesilmesine neden olan bitler kadar küçüklerini de. duvarların içine hızla kaçıp yok olanları da görmüştü, şekerpancarı çuvallarının altında sakince öldürülmeyi bekleyenleri de. fare bile görmüştü. bir defasında bir kurt bile görmüştü. gözlerini karartmış böcekten yüz kat daha büyük bir kurt. ama hiçbirinden korkmamıştı. hiçbirinde titrememiş, hiçbirinde ağlamamıştı. çünkü hiçbirinde yalnız değildi. aslında yine yalnız değildi. altında yatanla birlikte, çevresinde otuz beş çocuk vardı. ama onlar sayılmazdı. çünkü hiçbirinin adını bilmiyordu ve öğrenmek için artık çok geçti. uyuyorlardı. uyku seslerinin duyabiliyordu. verdikleri nefeslerin tıkanmış burunlarına çarpıp kırılma gürültüsünü duyabiliyordu. uykularında hırlayan çocuklar bir omuzlarından diğerine dönüyor, serin yüzlerini denk getirebilmek için yastıklarını başlarının altında çeviriyor, bir ayaklarını diğerinin topuğuyla kaşıyor ve böceği zerre kadar umursamıyorlardı.

kaçması gerekiyordu. böcek üzerine düşmeden önce yataktan inmesi gerekiyordu. ama nasıl inebilirdi ki? merdiven olsaydı! çıkması bile altında yatan çocuğun itmesi ile olmuştu.bir dahakine kendin çıkacaksın! diyen çocuğun. kızgın çocuğun. ani bir hareketle üzerindeki battaniyeyi yüzüne çekti. yıllar içinde katılaşmış battaniyenin dikenleşmiş tüyleri yanaklarına batmaya başladığı anda ne kadar büyük bir yanlış yaptığını anladı. çünkü böceği göremiyordu artık. oysa o hâlâ oradaydı. insanın göremediği şeyler yok olmazdı ki! hem düşmanı gözetleyemedikten sonra gizlemenin ne anlamı vardı? hatta artık her şey daha tehlikeliydi. böcek istediğini yapabilir ve kimsenin bundan haberi olmazdı. çıkmıştı göz hapsinden.

ter damlaları belirdi yüzünde. şakaklarında su çiçekleri açtı. nefes alışverişi kalp atışlarını geride bıraktı. kurtulacaktı oradan! kurtulacaktı o böcekten! kurtulacaktı yalnızlıktan!

bir yolunu bulacaktı. o yataktan inmenin bir yolunu bulacaktı. bir yolu olmalıydı. bir tane yeterdi. araması uzun sürmedi. yollardan en kısa olanı seçti. ne olursa olsun! adında kestirme bir sokağa saptı. sol eliyle battaniyeyi savurup, sağ eli ile kendini boşluğa doğru itti. nereye olursa olsun! adındaki bir yere atladı.

alnı zemine değdiğinde tek alkış kadar ses çıktı. boynunun kırıldığınıysa kimse duymadı. o ana kadar bir sinekkuşunun kanatları gibi atan kalbi betona çarpınca durdu. altı yaşındaydı. loşluğun ve korkunun böceğe benzettiği tavandaki çatlaksa ondan sadece bir yaş büyüktü. yedi yıldır orada duruyor ve yedi yıldır, ışıklar kapanınca bir böceği andırıyordu. ayaklarındaki tüylerin belirmesi içinse koridordaki ampulün yanması ve koğuş kapısının açık kalması gerekiyordu.

gözlerini alkış sesine açan derdâ, yerde yatan çocuğun katlanmış ensesini gördü. yüzü karanlığa gömülmüş olsa da, tanıdı. birkaç saat önce, gözlerine bakıp sen üstte yatacaksın! dediği çocuktu. bacaklarından itip tırmanmasına yardımcı olmuş, sonra da sesini duyarsam, keserim dilini! demişti. hatta diğer çocuklar duysun diye bağırarak söylemişti. şimdiyse yerde yatıyordu çocuk. hemen yanında. belli ki düşmüştü. atlamış olamazdı ya!

yastığının altından çektiği elini uzatıp çocuğun koluna dokundu. yetmedi, parmaklarıyla yakaladığı omzunu sarstı. başına kaldırıp ranza demirlerinin arasından koğuşa baktı.

uyanık birini aradı. dikilmiş bir başa rastlamayınca rahatladı. yavaşça yatağından kalkıp, çocuğun yanında dizlerinin üstüne çöktü. bir kedi kadar hafif olan çocuğu omuzlarından tutup çevirdi. küçük yüzü kan içindeydi. derdâ başını kaldırıp çevresine baktı. hâlâ kimsenin uyanmadığından emin olunca ağlamaya başladı. ağzını, dişlerinin arasındaki alt dudağı ile örttü. kimseyi uyandırmayacak kadar sessizce hıçkırdı.

var olmayan bir böcekten korkup ranzasının üst katından atlayan küçük kız yatırcalıydı. korucu köyü yatırca. itirafçı köyü yatırca. çocukların dediği gibi, ajan köyü yatırca, hatta orospu çocuğu yatırca. ve yatırcalılara yardım etmek yasaktı. ölü bile olsalar onlara el uzatılmazdı. bu yüzden derdâ, o gece, ne nöbetçi öğretmene haber verdi, ne de başka bir şey yaptı. sadece ağladı. sonra da kızın bedeninden yavaşça sıyrılıp sessizce yatağına girdi. çünkü kendisi de yatırcalıydı. ve bu gerçeği okuldaki dört yüz otuz çocuğa unutturmak dört yılını almıştı.

ranzanın solundan üçgen biçiminden sarkan ve tek köşesi yere kadar uzanmış battaniyeyi, karanlığın içinde bir yelkene benzetti. yatağını da bir tekneye. gecenin içinde giden bir yelkenliye. resimli bir kitapta görmüştü içinde masmavi denizler olan bir kitapta. rengârenk teknelerin direklerinde bembeyaz yelkenlerin uçuştuğu bir kitap. tekne güvertelerinde sarı yağmurluklu küçük kızların ufka bakarak gülümsediği bir kitap. bütün kızların mutlu olduğu bir kitap. ama sadece bir kitap. aptal bir kitap. hatta dünyanın en aptal ve en yalancı kitabı! çünkü o kızlar gerçekte yoktu. eğer olsalardı o sayfalara fotoğraflarını koyarlardı. suluboyayla yapılmış gibi duran resimlerini değil

fısıldadı:

allahım, inşallah rüyamda ölürüm.

uykumda diye düzeltecekti ki, içinde yattığı tekne sessizce uykuya battı. on bir yaşındaydı. hem on hem bir.
mavi erkan mavi erkan
hakan günday'ın -şimdilik- son kitabı. an itibariyle kitapçılarda bulunması zor. idefix'ten %15 indirimli alınabiliyor. hepsiburada'da 14 nisan'dan; diğer sitelerde ise 15 nisan'dan itibaren bulunabilecekmiş.

"az…küçük bir kelime, büyük bir roman

diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? haklısın. belki de çok az...

o zaman şöyle demeliyim: seni az tanıyorum... az...

sen de fark ettin mi? az dediğin, küçücük bir kelime. sadece a ve z.
sadece iki harf. ama aralarında koca bir alfabe var.

o alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında.

biri başlangıç, diğeri son. ama sanki birbirleri için yaratılmışlar.

yan yana gelip de birlikte okunmak için. aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.

senin ve benim gibi...


11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi.

çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, a’dan z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…"

not: arka kapak alıntı.
1 /