bir insanı hayatın merkezine koymak

1 /
illuyanka illuyanka
en büyük hatalardan biridir. bir insanı hayatın merkezine konmuşsa, bir şekilde o hayattan gittiğinde ve çıkarıldığında, yapayalnız kalır geride kalan. birlikte yaratılmış alışkanlıklar bir bir yiter, eski dostlar aranmaya başlar ya da yalnız yapılacak bir şeyler. ama bencillik edilmiştir, onu hayatınız yapmak adına her şeyden vazgeçmişsinizdir, birden arayamazsınız ihmal ettiğiniz dostlarınızı yakınlarınız, eski alışkanlıklarınız bile düşman olmuştur size.
hiç gitmeyecekmiş gibi hayatınızın ta orta yerine koyduğunuz, bununla da yetinemeyip hayatınızda geçmişte ne varsa uğrunda unuttuğunuz insan artık yoktur...
bunları bilerek biraz da insanın kendi için yaşaması gerek galiba, yaşarken kendini başkaları için göz ardı etmemesi, unutmaması, ve kendi kendine kaldığında da yapabilecek bir şeyler bulması.
yine de aranabilir dostlar vefalıdır, siz onları unutsanız da unutmazlar ve affedicidirler.
bir insanı hayatımıza kendi hayatımızı katletmediği müddetçe almalıyız galiba, ama bunu sınırını ayarlamak da zor işte, iki ucu boklu değnek, boş ne desek...
kutsal bok kutsal bok
riskli bir yatırımdır.genelde zarar edilir ama yine de yaşanması,tecrübe edilmesi gerekilen bir olaydır çünkü bu konuda bağışıklık kazanmak bireyi güçlü kılar.ben de koydum ve iyi ki koydum ki genç yaşımda ders aldım bir bir.çok zevkli bir ders.
kira kira
kötüdür. kendini kaybetmekle, bir daha asla ''ben '' olamamakla eşdeğerdir. siz onu hayatınızın merkezine yerleştirmişken o size figüranmışsınız gibi davranıyorsa, bunun farkına varıp elinizden hiçbir şey(!) gelmiyorsa ölmüşsünüz de ağlayanınız yok demektir.

kendinize gelin lan! sarsın, dürtün, kimse ''siz''den önemli değildir.
antik antik
kendin başlı başına tek ve güçlü bir dünyayken birini alıp dünyan yapmak, kendini de onun çevresinde bir yörüngede dönen aydan ibaret kılmaktır. ona bağımlısındır şimdi. dünya yok olup gittiğinde ise ne bir merkez kalır, ne bir yörünge. uzayda başıboş dolaşan bir gök cisminden başka bir şey değilsindir artık.
bana bir nick bulun bana bir nick bulun
ey bir insanı hayatının merkezine koymaya çalışan insan;

yapmak istediğin şey deliliktir. daha doğrusu delirtir. o hayat sana ait olmaz o zaman. hayatının merkezine bir başkasını koyup da onun çevresinde şekillendiriyorsan bir hayatı o hayat zaten hiç sana ait olmamıştır ki ve olamaz da bu şekilde. aynı zamanda şu da var ki sen bu kadar boş bir hayat mı geçiriyorsun da ya da kendinden bu kadar mı nefret ediyorsun kendinden de bir insanın çevresinde örümcek ağı örer gibi örüyorsun hayatı.

yazık sana. hadi sen kendini düşünmüyorsun bari o merkeze koyacağın insanı düşün. düşünsene ne kadar büyük bir sorumluluk yüklüyorsun ona.

eğer birilerini koymak istiyorsan hayatın merkezine bence koyma. bırak boş kalsın o merkez. insanlar oraya kurulmaya uğraşsın. bırak sen uğraşma onlar uğraşsın. sen birini bulacağım da koyacağım derken oraya yerleştirdiğin insan çoktan oranın tadını alıp da kalkacaktır bir süre sonra. sense yine bomboş bir hayatla başbaşa.

bana bak aklını başına al. yolmayayım saçını başını.

sözlük formatına uygun olsun diye yapılan tanım:hayatın münasip bir taraflarına koymaktır.
iştahsız tospa iştahsız tospa
tek çocuğu olan annenin yaptığı eylemdir. kubran olunası insanlardır bunu yapan insanlar. ama hiç bir zaman verdiklerini alamayacaklar, haksızlığa uğrayacaklardır. yine de bunu isteyerek, kabullenerek yaparlar.
pürhayal pürhayal
bir insanı başının tacı, gözünün nuru yapmak, pervane gibi onun etrafında dönmek manasında kullanılır. kimi için gerçekten de böyle bir merkez vardır hayatta ve o merkez genellikle kişinin kendi obsesyonlarının düğümlendiği noktada bulunur. hayata ve insanlara dair tüm takıntılarımız cisimleşmiş, kendini o kişide görünür hale getirmiştir birdenbire. sanırız ki bütün enerjimiz, duygularımız, hayata bakışımız, varlığımız bir mana kazandı o kişi sayesinde. alırız onu hemen gönlümüzün en manzaralı en ferah köşesine, başka gözlerden uzak ama kendi merkezimize yakın bir yere koyarız ki onu bizden kimse alamasın, bizi ondan kimse alamasın. yapışalım birbirimize sonsuza dek ayrılmayalım öyle bala konmuş sinek gibi. sonra başlarız içimizde ne kadar kir pas batak varsa o kişiye aktarmaya. zannederiz ki o kişi alır götürür kirimizi, temizler paklar bizi. gözümüzde ve gönlümüzde yüceldikçe yücelen o kişinin hiç bir kusuru, özürü yoktur insana mahsus. o bir melektir ya da yıldızdır gökyüzünden düşen. ya da bir bebek kadar saftır dünyanın tüm kötülüklerinden habersiz. lakin hasta olan ruhumuz affetmez küçük hataları. hayatımıza merkez tayin ederek başladığımız hataların en büyüğüne o merkeze atadığımız kişiye tapmak suretiyle yaptığımız ikinci hata eşlik etmiştir zaten. en sonunda o kişiyi yerinden etmek, yerinden ettiğimiz yetmiyormuş gibi yerlere çalmak, orospuluğunu kancıklığını dünyaya ilan etmekle hatamızın ayıbımızın üstünü örtmek isteriz. ne ala. halbuki ne o insan istemiştir hayatımızın merkezine kurulmak ne de hayat bizden merkez talep etmiştir. kendin ettin kendin buldun dünyasıdır bu dünya. hırslarını dizginleyemeyenler, takıntılarını terbiye edemeyenler düşer bu çukura da çıkamaz bir daha. yine de başka bir insanı hayatın merkezine koymak, kendini hayatın merkezine koyma gafletinden iyidir. hiç değilse bütün insanları budala kendini ise tek akıllı sanma aptallığına düşmez insan.
çoğunlukla zararsız çoğunlukla zararsız
o insanı kaybettiğinde hayatının geri kalanını ağır aksak yaşamaya sebep olacağı aşikar. ben daha çok sebepleri üzerinde durayım.

tabii, bu insanı tanıyabilmek için bazı şeylerin aracı olması lazım ve çoğu zaman yanında dünyalar güzeli bir gülümsemeyle* 'bana senin gibi olmayı öğretsene' sevimliliği çok işe yarar. daha sonrasındaki her görüşme iki taraf için de karşılıklı kendini kandırma seansları haline gelir. sen de o da bazı şeylerin değişemeyeceğinin bilincinde hareket edersiniz.

oyun gibidir ilk başlarda, hiç aklının ucundan bile geçmezken bir gün gelir, artık onun için yaşamaya başladığını fark edersin. her şeyi onun mutluluğunu düşünerek yaptığını. hatta elinden gelse dünyayı onun istediği renklerle, onun istediği şekilde yeniden düzenlemeyi hayal edersin, yapamadığın için söylersin de; gözyaşlarını silsen, yüzünü güldürsen ona yeter.. uyuyamadığı gecelerde korkuları uzaklaştırmak benim işim, her zaman yanındayım, hiç yalnız kalmayacak, umutsuzluk, mutsuzluk, hayal kırıklığı, yalnızlık sadece sözlüklerden aklında kalan kelimeler olacak diye yavaş yavaş kendini bırakırsın.

şimdi düşündüm de, bunları her insan yapabilir aslında. bunun için illa ki karşındaki insanı hayatının merkezine bırakman gerekmez. ama değiştirmeye çalıştığın insana aşık olabileceğini hesaba katmamışsındır sadece..

bir zaman sonra işin rengi değişir artık. o değişmiştir, fakat sen artık gözüne eskisi gibi cazip görünmemeye başlamışsındır. adeta senin içindeki yaşama sevinciyle beslenir olmuştur hayatının merkezi. yitirdikçe içindekileri anlamsızlaşmaya başlar her şey. 'hayattaki güzellikleri görebilmek için biraz insaflı olmalısın' diyen çocuktan eser kalmamıştır içinde. çiçekler eskisi gibi güzel görünmez, deniz eskisi kadar mavi değildir, gökyüzü hep gri, geceler yalnız, kapkara. hayat, tatsız tuzsuz.

ve bir gün gelir, artık onun mutluluğunu dilemek için yaşadığını fark edersin; aslında var olmayan bir şarkı, halen hayatının merkezkaç kuvveti..

"when you cried i'd wipe away all of your tears
when you'd scream i'd fight away all of your fears
and i've held your hand through all of these years
but you still have all of me "*
1 /