charles baudelaire

9 /
dionysos dionysos
"bırak da uzun uzun içime çekeyim saçlarının kokusunu
bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi
yüzümü daldırayım içlerine
kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları
sallayayım da anılar silkelensin havada

saçlarında bütün gördüklerimi
bütün duyduklarımı
bütün işittiklerimi bir bilseydin...
başka insanların ruhu ezgiler üzerinde nasıl dolaşırsa
benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır.

yelkenlerle, serenlerle dolu bütün bir düş var saçlarında
meltemi beni güzelim iklimlere
uzayın daha mavi
daha derin olduğu
havanın meyvelerle
yapraklarla
insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında

saçlarının okyanusunda içli türkülerle
her ulustan güçlü insanlarla
sonsuz sıcaklığın yan gelip yattığı uçsuz bucaksız bir gök üzerinde
ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren
biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görüyorum

saçlarının okşamalarında
güzel bir geminin kamarasında
bir divan üstünde geçmiş
çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında
limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum

saçlarının kızgın ocağında
afyonla
şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime
saçlarının gecesinde sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum
saçlarının ince ince tüylü kıyılarında katranın, miskin
hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyorum


bırak da uzun uzun ısırayım ağır kara örgülerini.
ele avuca sığmaz
ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman
anıları yer gibi oluyorum."
tunqsounds tunqsounds
orospular kimi severse
odur mutlu eringen ve dinç.
bu kırılmış kollarımla hiç
bulutları saramam bense.

aşkın boşuna aradım
başını hem sonunu hem
hangi ateş közdür bilmem
kırıldı altında kanadım.

yaşamak aşkıyla yanarken
bana gömüt olacak
derin çukura adımı vermemin
övüncüne erişemem ben...

"kötülük çiçekleri" kitabından...
flamenkofaresi flamenkofaresi
şairin (bkz: paris sıkıntısı) adlı eserinden, yaşam felsefesi olarak benimsediğim düz yazı şiiri:
"her zaman sarhoş olmalı. her şey bunda: tek sorun bu. omuzlarınızı ezen, sizi toprağa dogru çeken zaman'ın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız.
ama neyle? şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. ama sarhoş olun.
ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmis bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yildiza, kuşa, saate sorun, her kaçan seye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her seye sorun, "saat kaç" deyin; yel, dalga, yildiz, kus, saat hemen verecektir karsiligini: "sarhos olma saatidir. zamanin inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhos olun durmamacasina! sarapla, siirle, ya da erdemle, nasil isterseniz."
egotrampleni egotrampleni
balkon

hatıralar annesi, sevgililer sultanı,
ey beni şâdeden yâr, ey tapındığım kadın!
ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
o canım akşamları elbette hatırlarsın,
hatıralar annesi, sevgililer sultanı!

o akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan,
ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen.
başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
ne söyledikse çoğu ölmeyecek şeylerden!
o akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!

ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
kâinat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar!
üstüne eğilirken ey aşkımın pınarı,
sanırdım ciğerimde kanın kokusu var.
ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!

kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini;
mestolur, mahvolurdum nefesini içtikçe.
bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.

bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde.
o "mestinaz" güzelliğini boştur aramak,
sevgili vücudundan, kalbinden başka yerde,

o yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler,
dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır,
nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler.
güneşler ki en derin denizlerde yıkanır.
o yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!

çeviri: cahit sıtkı tarancı
anarşistkedi anarşistkedi
"ey bütün meleklerin en bilge,güzeli,sen,
yazgısı dönük tanrı,yoksun tüm övgülerden,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
ey sürgünler prensi,haksızlığa uğrayan,
yenildiğinde bile,güçlü,doğrulup kalkan,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
her şeyi bilirsin sen ve tüm yeraltılarının
kralı,sıkıntıyı dindiren otacısın,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
bütün cüzamlılara,lanetli paryalara
şifayı öğretirsin sen,cennetin aşkıyla,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
ölüm adlı o eski ve güçlü sevgilinden
umudu,çılgın kızı sen doğurtacaksın,sen!
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
idamlık,ölümünü görmeye gelenlere
sakin,tepeden bakar senden aldığı güçle,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
toprağın altındaki o değerli taşları
sen bilirsin,nereye sakladı kıskanç tanrı,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
kefenlenip uyuyan madenler nerededir,
derinlikleri gören keskin gözlerin bilir,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
atların çiğnediği sabahçı bir ayyaşın
yaşlı kemiklerini korur,yumuşatırsın,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
sen öğrettin dindirmek için sızılarımı
kükürt,güherçileyi karıp melhem yapmayı,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
kurnaz ortak,damganı ustalıkla sen vurdun
alnına o acımasız ve alçak karun'un.
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
kızların gözlerine,kalbine sokmadın mı
yıkımdan zevk almayı,paçavralar aşkını,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
sürüngenlerin değneği,mucitlerin lambası
asılıp ölenlerin,suçluların papazı,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
baba tanrının,kızıp yeryüzü cennetinden
kovduğu insanların o üvey babası,sen,
sen,ey şeytan bu uzun sefaletime acı!"
anarşistkedi anarşistkedi
"uygar dünyanın günlük şoklarıyla ve çekişmeleriyle karşılaştırıldığında, ormanın ve bozkırların tehlikelerinin lafı mı olur? insan kurbanını ister bulvarda yakalasın, ister balta girmemiş ormanlarda avlasın - burada da, orada da yırtıcı hayvanların en yırtıcısı olarak kalmaz mı?"
atomheart mother atomheart mother
şairliği kadar sanat, paris, modernizm, erdem, güzellik ve kadınlar (nedense bunları seçesim geldi, çok daha farklı şeyler üzerine de yazmış) üzerine yazdıkları da göz önünde bulundurulması gerekiyor. koskoca benjamin bu adama tapıyorsa boş yere değildir. velhasıl, makyaja övgü'yü buraya bırakıyorum:
"makyaja övgü
çok bayağı ve budalaca olduğu için, yer yer ciddiyet iddiasında
bulunan bir çalışmada anılması uygun olmayacak,
ama vodvil tarzıyla, düşünmeyen insanların estetiğini çok
iyi yansıtan bir şarkı var. doğa güzelliği güzelleştirir! herhalde
fransızca bilse, bu şarkıyı yazan şair şöyle derdi: basitlik
güzelliği güzelleştirir! bu gerçeklik de, beklenmedik bir biçimde,
şununla eşdeğerlidir: hiçlik var olanı güzelleştirir.
estetikle ilgili hatalann çoğu 18. yüzyılın yanlış ahlâk
anlayışından kaynaklanır. o dönemde doğa, olanaklı her
türlü iyinin ve güzelin temeli, kaynağı ve örneği olarak kabul
edilmişti. ilk günahın yadsınması da o döneme damgasını
vuran genel körlükte az rol oynamamıştı. yine de biz,
kaynaklarımızı, her çağın deneyimine ve gazette des tribunaux
okurlarına açık, gözle görülür olgularla sınırlarsak,
doğanın hiç ya da hemen hemen hiç öğretmediğini görürüz:
insanı uyumak, yemek, içmek, sert hava şartlarına
karşı elinden geldiğince kendini kollamak zorunda bıraktığını
kabul ediyorum; ama insanı hemcinsini öldürmeye,
yemeye, hapsetmeye, işkence etmeye iten de doğadır; çünkü
gereklilikler ve ihtiyaçlar dünyasından çıkıp, lüks ve
zevkler dünyasına adım attığımız anda, doğanın insana suç
işlemekten başka öğütleyebilecek bir şeyi olmadığını görürüz.
ana-baba katlini ve yamyamlığı, edep ve hassasiyet
gereği burada admı allamayacağımız daha bin bir türlü iğrençliği
yaratan, hep o şaşmaz tabiat ana'dır. öte yandan,
yoksul ve hasta ebeveynlerimize, akrabalarımıza bakmamızı
buyuran, felsefe (iyi felsefeden söz ediyorum) ve dindir.
doğaysa (çıkarımızın sesinden başka bir şey değildir o),
onları öldürmemizi emreder. doğal olan her şeyi, katıksız
doğal insanın tüm eylemlerini ve isteklerini gözden geçirin,
tahlil edin, karşınıza korkunçluktan başka bir şey çıkmayacaktır.
güzel ve soylu olan her şey aklın ve hesabın
sonucudur. insan denen hayvanın daha annesinin karnındayken
tadına vardığı suç da, kökeni itibarıyla doğaldır.
oysa erdem yapaydır, doğaüstüdür, çünkü tüm çağlarda ve
tüm uluslarda hayvanlaşmış insanlığa erdemi öğretmek
için tanrıların ve peygamberlerin çıkması gerekmiş, insan
onu tek başına keşfetmekte aciz kalmıştır. kötülük hiç çaba
harcamadan, doğallıkla, yazgının sonucu olarak edilir;
iyilikse her zaman bir sanatın* ürünüdür. kötü bir ahlâkî
danışman olan doğa ile, hakiki kurtarıcı, dönüştürücü
olan akıl hakkında söylediğim her şey, güzellik alanına da
taşınabilir. bu nedenle süslenmeye, insan ruhunun ilkel
soyluluğunun işaretlerinden biri olarak bakıyorum. aklı
karışmış ve yoldan çıkmış uygarlığımızın tamamen gülünç
bir kibir ve kendini beğenmişlik içinde, durup dururken
vahşi muamelesi ettiği ırklar, bakımın ve süslenmenin yüce
manevî değerini çocuk kadar iyi anlarlar. bebek ile vahşi,
parlak şeylere, alacalı bulacalı kuş tüylerine, göz alıcı
kumaşlara, yapay biçimlerin o her şeyden üstün görkemine
duydukları naif hayranlıkla, gerçeğe duydukları tiksintiyi
gösterir ve böylelikle, farkında olmadan, ruhlarının
maddiyattan uzaklığını kanıtlarlar. xv. louis gibi (o da zaten
hakiki uygarlığın değil, barbarlığa geri dönüşün ürü-
(f) doğal olmayan bir çabamn -ç.n.
240
nüydü), yozlaşmışlığı, basit doğa dışında hiçbir şeyin tadına
varmama noktasına vardıranlara yazıklar olsun!*
demek ki modayı ideal beğenisinin bir belirtisi olarak kabul
etmek gerekir - doğal hayatın insan beyninde biriktirdiği
bütün o kaba, dünyevî, nefret edilesi nesnelerin yüzeyinde
seyreden bir ideal bu: doğanın yüce bir deformasyonu,
daha doğrusu doğayı düzeltme yönünde sürekli ve tekrarlanan
bir girişim. her modanın, güzele yönelik az çok başarılı
yeni bir çaba, huzursuz insan zihninin dinmez bir açlıkla
aradığı bir ideale yaklaşma çabası olduğu için, hoş ve çekici,
daha doğrusu görece hoş ve çekici olduğu, sağduyuyla
gözlenmiştir (ama bunun nedeni keşfedilememiştir). ama
modalar, gerçekten anlaşılmak isteniyorsa, ölü şeyler olarak
kabul edilmemelidir; bir eskicinin dolabında aziz bartholomaeus'un37
derisi gibi hareketsiz ve gevşek asılı duran pılı
pırtıya hayranlık duymanın bundan öte bir değeri yoktur.
onlan, güzel kadınların sırtında hayat bulmuş, canlanmış
olarak hayal etmek gerekir. ancak o zaman modanın ruhu
ve anlamı yakalanabilir. eğer tüm modalar hoş ve çekicidir
özdeyişi size fazlasıyla mutlak görünüyor, sizi rahatsız ediyorsa,
şöyle derseniz hiçbir yanılgıya düşmeyeceğinizden
emin olabilirsiniz:. her moda bir zamanlar meşru bir biçimde
hoş ve çekici olmuştur.
kadın, sihirli ve doğaüstü görünmeye özen gösterirken
tamamen haklıdır, hatta bir tür görevi yerine getirmektedir;
onun şaşırtıcı, büyüleyici olması gerekir; bir ilah olduğuna
göre, kendisine tapılması için süslenmek zorundadır. bu
nedenle gönülleri daha çok fethetmek, zihinleri şaşırtmak
(*) madam dubarry'nin [kral xv louis'nin gözdesi olan barry kontesi jeanne becu]
kralı odasına kabul etmek istemediği zaman ruj sürdüğü bilinir. bu yeterli
bir işaretti. böylelikle kapısını kapatmış oluyordu. doğa müridi bu kralı, güzelleşerek
kaçırıyordu.
37 havari bartholomaeus'un diri diri derisi yüzülmüştü.
için doğanın üstüne çıkmasını sağlayacak araçları tüm sanatlardan
devşirip kullanmak zorundadır. eğer başarı kesin,
etki her zaman karşı konulmaz ise, altında yatan mahareti
ve hileyi herkesin bilmesi hiçbir önem taşımaz. filozof
sanatçı, kadınların tüm zamanlarda kırılgan güzelliklerini
sağlamlaştırmak ve -deyiş yerindeyse- tannsallaştırmak için
başvurduktan yöntemleri bu değerlendirmelerle kolaylıkla
meşrulaştırabilir. bu yöntemleri saymaya kalksak sonu gelmez;
ama çağımızın çok kaba bir ifadeyle makyaj adını verdiği
olguyla sınırlı kalacak olursak, basit filozofların ahmakça
aforoz ettikleri pudra kullanımının, cildi doğanın
hakaret edercesine serpiştirdiği lekelerden kurtarmaya ve
cilt rengiyle dokusunda soyut bir birlik yaratmaya yaradığını
görmeyen kalmış mıdır? bu birliğin, tıpkı dansçı giysisi
gibi, insanı hemen heykele, yani üstün ve tanrısal bir varlığa
yaklaştırdığını görmemek mümkün müdür? gözü çevreleyen
yapay siyaha ve yanağın üst kısmını öne çıkaran kırmızıya
gelince, bunlann kullanımı da aynı ilkeden, doğayı
aşma ihtiyacından kaynaklanmakla birlikte, tamamen zıt
bir ihtiyacı karşılamaktadır. kırmızı ve siyah hayatı, doğaüstü
ve ölçüsüz bir hayatı temsil ederler; o siyah çerçeve
bakışı daha derin ve ayrıksı kılar, göze sonsuzluğa açılan
pencere görünümünü daha kesin bir biçimde kazandım.
elmacık kemiğini tutuşturan kırmızı, gözbebeğinin benaklığını
iyice vurgular ve güzel bir kadın yüzüne bir rahibenin
gizemli tutkusunu ekler.
eğer sözlerim iyi anlaşıldıysa, yüz boyama, güzel doğayı
taklit etmek ve gençlikle rekabete girmek gibi itiraf edilmeyen
bayağı bir amaçla başvurulan bir yöntem olmamalıdır.
zaten yapay önlemlerin çirkinliği güzelleştirmediği,
ancak güzelliğe hizmet edebileceği saptanmıştır. kim sanata,
doğayı taklit etmek kadar kısır bir işlev yüklemeye cesaret
edebilir? makyajın kendini gizlemesine, fark edilmekten
çekinmesine gerek yoktur; tam tersine, gösteriş
içinde değilse bile, açık yüreklilikle, kendini serbestçe teşhir
edebilir.
o hantal ciddiyetleri nedeniyle güzelliği en ince tezahürlerine
varıncaya dek arayamayanların, düşüncelerime gülmelerine
ve sözlerimin çocuksu debdebesini eleştirmelerine
izin veriyorum; onların sofuca yargılan beni hiç etkilemez;
hakiki sanatçılara, tüm varlıklarıyla içinde tutuşmak istedikleri
o kutsal ateşin bir kıvılcımını doğarken almış kadınlara
seslenebilmek bana yeter."
baudelaire, modern hayatın ressamı, iletişim yay.
fevki lugat fevki lugat
benim gibi fransız değilseniz anlayamayacağınız adam. dilin işlevini oldukça sabit bir şekilde kullanan ama farklı bir evreni yaratan şairdir. fakirlerin gözleri derken sartre a göz kırpar, flaubert i öfkelendirir bize kalırsa.
ludovicotechniq ludovicotechniq
yapma cennetler'de keneviri, kenevir içenleri ve kenevirin etkilerini yerin dibine sokmuştur.

keneviri şarapla kıyaslar; şarabın kenevirden kat be kat daha yararlı (genel olarak yararlı) olduğunu vurgularken, genelde şarabın üstün tuttuğu etkisi alkolün verdiği cesaret ve harekete geçme isteğidir.
kenevir ona göre şarabın aksine tembelleştirici ve aptallaştırıcıdır. dolayısıyla sosyalleşmeyi ve hayatın/gerçeğin kendisini sonlandırır. yasaklanmalıdır.

açıkçası o kadar dar görüşlü ve tarafgir cümleler okudum ki; kitabı yarısında, ha siktir oradan deyip kapattım. burada sadece beni rahatsız eden tutunduğu tarafgirlik değildi; ayrıca o tarafgirlikten sürekli kendine pay çıkartmaya çalıştığını düşünmemdi. hala da öyle düşünmekteyim.
giladar giladar
ey güzellik, ruhların çakıllı düveni!
diyorsun, bu kanlı yürek yok olup bitsin,
kalanı alev gözlerin yakıp kül etsin!
charles baudelaire
ctrl x ctrl x
güzellik senin, ölümlüler de beşerin
tastan, topraktan bir düş gibiyim,
ve şaire taş gibi dilsiz, toprak gibi sessiz
sonsuz bir aşk içinde, hüzünleri ile büyüyen.
sunmak için var bu güzel, bu bakışlar,
her varlığını eritip, yok etti yüreğimi...
...

charles baudelaire
geçmiş zaman yolcusu geçmiş zaman yolcusu
doğallığa ve toplumsal olan her şeye karşıydı. züppeliğinin (`dandy) arkasında doğal olana güttüğü kin vardı. mesela sırf bu yüzden cinselliğe karşıydı (aynı zamanda bir kadın düşmanıydı): ona göre cinsel birliktelik bir başkasının içine girmek demekti. oysa sanatçı hiçbir zaman kendi içinden çıkmazdı. toplum ise onda horgörüye yol açan aşağılık bir bayağılıklar kumkumasıydı.

kafka'nın angst'ına karşılık, baudelaire'in kişiliği spleen'den hızını alıyordu. halbuki bunların her ikisi de şizotimik niteliklerdi. fakat kafka'nın içe dönüklüğü bir korkudan, tehdit unsuru haline gelmiş olan bir toplumdan kaynaklanıyordu. oysa baudealire'deki toplum düşmanlığına bir horgörü yol açıyordu. ne ki, bunların her ikisi de şizoid kişilik özellikleriydi. baudelaire'in horgörüsünün ardında daima harlanmaya hazır bir toplumsallaşma arzusu yatıyordu.
9 /