çocuk yetiştirmek

1 /
mevlüt şekeri hüznü mevlüt şekeri hüznü
sabır işi.

geçen gün, benim de içinde olduğum vagona bir kadın ile 4-5 yaşlarında kızı bindi. kız koridorunda duruyor trenin, birçok boş yer var. mıh gibi duruyor. kadın sinirlenmiyor, kadın sabırsızlanmıyor. sadece soru soruyor: "canım ne arıyorsun". çocuk cevap veriyor "o üçlü yan yana koltukları arıyorum"

vagonda onlardan yok. çocuk dikiliyor, kadın hareket eden trende, çocuğu çekiştirmeden sırtından tutuyor, düşmesin diye. kız çocuğu, kendine cam kenarından bir yer beğenip oturuyor. kadın da karşısına.

annedeki nasıl bir sabıdır ve nasıl bir özgüvendir o çocuktaki, kendi yerini kendi seçecek kadar çok.

ben olsam, herhalde "otur şuraya" diye yönlendirirdim çocuğumu. sabırsızlanırdım belki, belki çekiştirirdim.
kadın resmen çocuğuna o yaşta kendi kararlarını verme hakkını tanıyor. onu birey olarak görüyor. sadece üstünde başında değil, boş olan yerlerde, istediği yere oturabilme kararında da saygı duyuyor ona. kendisinden başka görmüyor.

ders almayı da bilmek gerek yanisi.
quintessence quintessence
keyifli ve eğlenceli olduğu kadar, zorlu bir denemedir.

yaz tatilinde yakın akrabanın kızına bakmıştım, beş aylıktı elime geçtiğinde üç ay beraber kaldık, sadece ikimiz.
bebekti, sonra oturmaya başladı, sonra da yürümeye; hepsini beraber başardık.
birşeyler konuşurdu anlamazdım, tam konuşmaya başladığında ayrılmıştık.

buraya kadar güzel, eğlence sonra başladı.
çocuk benden başka kimseyi dinlemeyen, herkese meydan okuyan, yapması gerekenleri kendine göre mantıklı açıklaması olmadan kabul etmeyen tip çıktı.

üç ayda bir çocuk bu kadar değişiyorsa, yıllarca yanında kalan insanlar daha dikkatli olmalı.
insan çocuğunu kendine göre değil, biraz da toplum normlarına uyacak şekilde de yetiştirmesi gerekli olduğunu anladım.
franrasyan franrasyan
watson'a göre "çocuk oyuncağı"dır:

"bana bir düzine sağlıklı çocuk verin, gelişigüzel seçtiğim her bir çocuğu seçtiğim herhangi bir alanda uzman yapacağıma garanti veririm. hatta dilenci ya da hırsız bile yaparım; yetenekleri ve becerileri ne olursa olsun"
kiya kiya
bana göre anne ve babayı bir fabrika, çocuğu da ürün olarak değerlendirirsek, ürün kalitesinin, fabrikanın üretim kaygısıyla doğru orantılı olarak belirleneceğini kabul etmek gerekir. yani fabrikayı sürekli olarak değişime açık, kendisini geliştirmeye çalışan, üretimde daha kaliteyi yakalamaya çalışan yöneticiler(akıl) uygun bir yöntemle(bilimsel bilgi) yönetirse, ürün kalitesi de o ölçüde yüksek olur.

aydın anne babaların çocukları, çocuklarına düşünce özgürlüğü tanıdıklarından, çocuğun bağnazlıktan ve dogmatik baskılardan uzak kalması, belli bir düşüncenin boyunduruğunda kalmasının engellenmesini sağlıyor, böylece çocuğun toplumda aklını kullanabilen bir insan olma yolunda ilerlemesi söz konusu oluyor.

öte yandan aile içinde şiddet kullanılması, nefret, kin gibi duyguların oluşmasına, toplum içinde kişilik bozuklukları ve suç işleme eğilimi doğurmasına neden olduğundan, ilginin doğru yönlendirilmesi halinde, sakin ve her şeye tepki göstermeyen çocuklar yetiştirmiş oluruz diye düşünüyorum.

psikolojinin kabul ettiği genel kurallardan yola çıkarsak, çocuğun kişilik oluşumunda anne babanın özellikle ilk 6 yaş içinde tüm hareketlerine dikkat etmesi gerekiyor.

türkiye gibi bir ülkede 8 kişinin aynı odada yattığı, aynı kaptan yemek yiyerek, yoksulluk ve açlık sınırında yaşadığı gerçeğini dikkate alırsak, toplumdaki sıkıntıları açıklamak zor olmasa gerek. böyle bir ailede yetişen kişinin hem anne baba ile ilişkileri hem de toplumla uyum sağlayarak kendi ilişkilerini kurması çok zor olacaktır diye düşünüyorum.

eğer her çocuğa bir oda sağlayıp, giyimi, barınması, gelişimi için yeterli parayı bulabilirsek, devlet, ailenin şiddet kullanması halinde çocuğunu elinden alıp kendi sosyal kurumlarında bakmayı garanti ederse, batman'daki genç kızların intiharları da son bulur, kapkaç, gasp ve cinayet sayısı da azalır.
fafatuka fafatuka
çok zordur. çok zormuş. ne kadar eğitimli olursanız, ne kadar kitap okuyup şunu bunu öğrenmeye çalışırsanız çalışın, iş dönüp dolaşıp sizin çocukluğunuza ve yetiştirilme tarzınıza gelip dayanıyor ya, o kötü. farkında olmadan kendinizi anneniz/babanız gibi davranıyor buluyorsunuz. ve kişinin nasıl yetiştirildiği böyle durumlarda öyle bariz bir şekilde ortaya çıkıyor ki.

mesela, bizim evin tansiyonu (karadenizliyiz ne de olsa)hep yüksekti; destekleme, ne olursa olsun yanında olma yerine maalesef eleştiri, yargılama eksik olmazdı. bir hata, bir sorun olduğunda duruma sakince yaklaşmak, olayı büyütmeden halletmek yerine hararetli bir tartışmaya girilir, herkes birilerini suçlardı. valla, ahan da buraya yazıyorum, yanlış olduğunu bilsem ve bu konuda kendimi hep eğitmeye çalışsam da bazen çocuklarıma bizimkilerin bana ve kardeşlerime davrandıkları gibi davranırken buluyorum kendimi ve bu beni gerçekten çok üzüyor. öte yandan eşimin ailesi (onlar da karadenizli aslında ama) sakin ve çözüme odaklı bir aile (çözüme odaklı aile???). yani bir şey olduğunda bakıyorum, eşim, daha sakin, daha yapıcı, daha sabırlı davranıyor. çünkü başka türlü davranamıyor adam.

çocuk yetiştirmek, nasıl yetiştirildiğinizle çok alakalı.
oldu canım peki oldu canım peki
hayatınız boyunca öğrendiğiniz her şeyi bir başka bir beyine aktarmaktır.

kısacası eğlencelidir fakat çok fazla emek ister,olabildiğince çocuk olabilmelisiniz ve her şeyi onun anlayabileceği bir dilde anlatmalısınız.
terbiye ederken çocuğunuzun toz pembe dünyasını yıkmayıp sadece ''-bak bunu kırarsan veya bozarsan başkası üzülebilir.'' gibi kelimeler kullanıp insanları anlayabilmesini sağlamaya çalışmalısınız.
gece gündüz ilgi bekler,sabırsızdır,öğrenmeye açıktır ama yanlışları da öğrenmeye bir o kadar açıktır,kendinden büyük insanları her zaman örnek alır,çevresini tanımak ister.

çok fazla emek ister fakat benim gibi tembel insanların bile hayalidir.
adam olan cocuk adam olan cocuk
çok ilginç bir şey ya. düşünsenize yoktan bir varlık meydana getiriyorsunuz ve onu dünyaya hazırlıyorsunuz. siz ne öğretirseniz ne yaparsanız onu yapacak. acayip ya sizin kopyanız gibi, aklınızdakilerin dışa yansıması resmen.

ben ailenin ilk çocuğuyum. anne tarafının ilk torunu ilk yeğeniyim. acayip titremişler üstüme hal böyle olunca. ay üşütmesin ay mikrop kapmasın diye sürekli bir temizlik sürekli bir hijyen. bacak kadar boyumuzla dolaşıyormuşuz öyle çamaşır makinesinden yeni çıkmışız gibi (ulan çocuk dediğin bok kokar toz toprak olur üstünde). benim durum böyle olunca sürekli hasta oluyormuşum doğal olarak mikroba karşı dirençsiz olduğum için. bırakmak istiyorlar kendi halime beni ama olmuyor bırakamıyorlar. sanki gidip halkalı çöplüğüne atıcam kendimi anasını satayım. neyse bizimkiler bu ikilemdeyken kardeşim doğuyor. bakıyorlar bana, tamam bu olmuş ama fazla olmuş. fazla yani bokunu çıkarmışız bunun.
sonuca gelelim; kardeşimle o 1 yaşındayken çekilmiş bir fotoğraf. kardeşim salya sümük ağlıyor, burun akmış ağıza doğru yol alıyor. üzerinde benim eskiler. benim yüzümde yavşak bir gülümseme ve üzerimde ütülü kıyafetler.

kıssadan hisse: çocuğunuz olduğunda salın doğaya. o yolunu bulur.
gush gush
pek çok insanın beceremediği iştir. can sıkıntısı, evlilik kurtarılması, kaynanaya yaranmak veyahut mahalledeki komşuları sen de yapsana bir çocuk demesi üzerine doğurulan çocuk ileride pek çok insan gibi dengesiz mizaca mahkum olmaktadır. bu durum sadece kişiyi değil, ilişki kurduğu diğer insanları ve ileride kuracağı aileyi de etkilemektedir. 2 kişinin bir çocuğu yetiştirmek üzerine gerekli özeni göstermemesi üzerine pek çok insanın hayatı zincirleme olarak mahvolmaktadır.
1 /