det sjunde inseglet

1 /
hadapkol hadapkol
filmde haçlı seferleri'nden yorgun, mutsuz ve inançsız dönen şövalye antonius block ve silahtarı jons'ün isveç topraklarına çıktıktan sonra karşılaştıkları veba salgını, vebadan kaçan insanlar ve tesadüf eseri yollarının keşiştiği bir sokak tiyatrosu ekibi anlatılıyor.

ingmar bergman sinemanın görsel özelliklerini, teknik imkanlarını, mekan zenginliğini tiyatro ile örtüştürüyor. isveçli yönetmen bir tiyatro oyununu kameraya alıyor sanki. oyunculuktan tutun da, diyaloglara, hareketlenme ve sahne değişimlerine her şey bir tiyatro oyunundaymışsınız hissi yaratıyor ve bergman kendi yazdığı bu oyunu bir sinema senaryosuna dönüştürme çabası gütmemiş. mesela karakterler aynı kare içinde birbirlerinden bağımsızmışçasına hareket edebiliyorlar. oyunculukta gerçekçi olmaktan çok duygu ön planda. diyaloglarda şiirsellik var. olay örgüsü içerisindeki metafizik durumlar şaşırtıcılık ya da mistizm duygusu yaratmak için konulmamış, hepsinin sembolik de olsa bir gerçekliği ve görevi var.

ingmar bergman'ın bu filmdeki en büyük başarısı belki de tanrı ve ölüm gibi konuları ele alışı ve sorgulayan aklın inançla olan çatışmasını mükemmel bir biçimde ortaya koyuyor olmasıdır. belki de bu sebepten dolayı hikaye haçlı seferleri nin olduğu zamanda geçmektedir. avrupalılar ın tanrı için savaşa girdiğini söyleyerek halkı kandırdığı ve avrupa da oluşan veba salgını ile tanrının insanlığı cezalandırdığı düşüncesinin kilise tarafından kullanıldığı bir zaman. insanların inancı sarsılmış durumda ama ölüm korkusuyla tekrar sarıldıkları bir kurtarıcı da aynı zamanda, inanç. insanlar yozlaşıyorlar, adalet düşüncesi silikleşiyor, herkes kendi canını kurtarma derdine girişiyor. böyle bir salınım içinde bulunan bir güruh var filmde, tam olarak halkı karşılıyor. bu halkın karşısında ise akılcı, şüpheci ve inançsız şövalye antonius block var. aydın görüşlü antonius block olanları şaşkınlıkla izliyor. bir kızı içine şeytan girmiş diye yakıyorlar mesela, halkın bu durumdan kuşkusu yok ama şövalye öyle düşünmüyor; yakılacak kızın gözlerinde şeytanı değil sadece korkuyu görüyor. bir grup yobaz birbirlerini kırbaçlayıp, insanlığın suçalrının kefaretini ödemeye çalışıyor. ingmar bergman burada kamerasını bir o yobaz grubu gözyaşlarıyla izleyen halkı, bir de antonius block ve silahtarı jöns'ü çekiyor. aradaki zıtlığı sadece kameranın yön değiştirdiğinde gösterdiği yüzlerden farkediyoruz. biri kurtulacağının inancıyla ağlıyor, biri ise yapılanların saçmalığına inanamıyormuşçasına şaşkın gözlerle olanları seyrediyor. bu zıt düşünce ve zihinler o çağı yansıtmak için konulmuyor oraya; insanlığı yansıtmak için konuluyor...

filmin bir yerinde günah çıkartan antonius block şöyle diyor:
"insanın duyularıyla tanrıyı kavraması o kadar imkansız mı? o neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mücizelerin ardına saklansın ki? kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? ya inanmayan inanamayanlar? içimdeki tanrıyı neden öldüremiyorum? o nu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor? neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum?..."
görüldüğü üzere antonius inanmak isteyen ama inanamayan bir insan. somutluk istiyor, bilgi istiyor. inanca olan ihtiyacı sonucunda yüreğinde bir şeyler beslerken bir yandan da aklı onu engelliyor. bu monoloğun biraz daha ilerisinde antonius ölüm* ile şöyle bir diyaloğa giriyor:
- tanrının kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum.. karanlıkta ona sesleniyorum ama sanki hiç kimse yok.
+ belki de kimse yoktur.
- o halde yaşam korkunç bir şey. her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.
+ çoğu insan ne ölümü ne de yaşamın hiçliğini düşünür.
- ama bir gün hayatın sonlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek
+ o gün...
- korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra o imgeye tanrı adını veririz...
antonius hiçlik karşısında acı çekmektedir, sonsuz bir karanlık düşüncesi onu korkutmaktadır. bu sebeplerden tanrıyı görmek ve onunla konuşmak ister...

ingmar bergman, antonius block ile ölüm'e satranç oynattırır. filmin başında kendisini almaya gelen ölüm e antonius satranç oynamayı teklif eder; oyun süresince yaşamını alamayacaktır ve eğer antonius oyunu kazanırsa peşini bırakacaktır. bu aslında basit ama basit olduğu kadar da güzel bir alegori örneğidir. ölüm ile satranç oynamak.. antonius çok zeki bir adam olmasına ve iyi bir satranç oyuncusu olmasına rağmen kazanamayacaktır; istediğiniz hamleyi yapın, istediğiniz stratejiyi yürütün ama ölüm karşısında galip gelemezsiniz. sırf bu satranç oyunu bize bunu gösterebilmektedir.

filmdeki sahnelerden birinde tiyatrocu aile ile antonius block, jöns ve jöns'ün kız arkadaşı çimlere oturup çilek yiyip, taze süt içerler. siyah beyaz bir filmde bu kadar canlı ve bu kadar renk dolu bir sahne çekilebilir mi bilmiyorum. bu sahne bergman'ın estetiğinin üstün özellikleriyle donatılmış olsa gerek ki anlayamadığımız bir biçimde bizi sürükler. buna benzer çok fazla sahne vardır. bazıları acı ve gerçekleri yüzünüze vuracak cinsten, bazıları mutluluk ve huzur dolu, bazıları ise ince alaydan ibaret sadece...

bu filmi izledikten sonra ingmar bergman'ın sinemasını anlayabilmek için daha çok düşünüyorsunuz...
1
anka anka
ihsan oktay anar'ın efrasiyab ın hikayelerindeki gibi, kahramanımız ile ölümün yüzyüze gelmesi ve ölüm'ün can almayı birbirleri ile oynayacakları satranç oyununa göre geciktirmesi etrafında gelişen olayları içeren film.
kahramanımız satranç ustasıdır fakat rakibi olan ölüm ustalar ustasıdır. ölüm, kahramanımız ile dalga geçer, onun becerilerinin sınırlılığı karşısında aynı anda hem görevini yerine getirir hem de rahat bir satranç müsabakası çıkarır. şövalye kahramanımız ise uzatma dakikalarını oynadığı hayatının o döneminde hayat-ölüm-inanç-sınırlar hakkında muhasebelerde bulunur.

- kimsin sen?
+ ben ölüm'üm.
- benim için mi geldin?
+ uzun zamandır senin yanındaydım.
- biliyorum.
+ hazır mısın?
- bedenim korkuyor ben değil.
- bir dakika dur.
+ hep öyle dersiniz.
+ ama ben süre tanımam.
+ satranç oynuyorsun değil mi?
- nasıl bildin?
+ nasıl mı? resimlerden ve dinlediğim şarkılardan.
- aslında usta bir oyuncuyumdur.
+ ama yine de benden iyi olamazsın.
- benimle neden satranç oynayacaksın?
+ o benim meselem.
- haklısın.
- sana karşı koyabildiğim sürece, canımı almayacaksın.
- yenersem peşimi bırakırsın.

____


- bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi. kendimi görüyorum. içim korku ve tiksintiyle doluyor. insanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. şimdi bir hayaletler dünyasındayım. rüyalarımda ve hayallerimde tutsak kaldım.
+ yine de ölmek istemiyorsun.
- hayır istiyorum.
+ neyi bekliyorsun?
- bilgi istiyorum.
+ garanti istiyorsun.
- her neyse.
+insanın duyularıyla tanrı'yı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı?
- o neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? ya inanmayan, inanamayanlar? içimdeki tanrı'yı neden öldüremiyorum? o'nu kalbimden atmak istememe rağmen... neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor. neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum? dinliyor musunuz?
+ dinliyorum.
- ben bilgi istiyorum! inanç ya da varsayım değil, bilgi. tanrı'nın kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum.
+ ama o suskun.
- karanlıkta ona sesleniyorum. ama sanki hiç kimse yok. belki de kimse yoktur. o halde yaşam korkunç bir şey. her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz. çoğu insan ne ölüm'ü ne de yaşamın hiçliğini düşünür. ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek.
o gün...
korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra o imgeye tanrı adını veririz.

_______

- sen oradaki ağzı açık budala. ve sen oradaki. bu son saatleriniz olabilir biliyor musunuz? ölüm hemen yanınızda. tacı güneşte parlıyor. tırpanı başınızın üzerinde sallanıyor. önce hanginizi vuracak? önce hanginizi vuracak? cevap verin hanginizi vuracak? sen oradaki, aval aval bakan. akşama kalmadan o çarpık ağzınla son nefesini vermiş mi olacaksın. ve sen kadın. hayata iştahla ve şehvetle sarılmışsın. şafağa kalmadan betin benzin atıp devrilecek misin? ya sen koca burunlu sırıtan herif! enkazınla dünyayı kirletmen için bir yılın daha var mı? biliyor musunuz ki ey budalalar hepiniz öleceksiniz. bugün, yarın, ya da öbür gün. hepiniz ölüme mahkumsunuz. duydunuz mu? mahkum oldunuz!
nastasya filippovna nastasya filippovna
ölüm konusunu işleyen en çarpıcı filmlerden biri, belki de en iyisi. ürpertici sahneler ve diyaloglar karşısında ölümü, hayatı tekrar sorgulamamak imkansız gibi. filmde ölüm meleği'nin daha ilk dakikalarda görünüyor olması, seyircinin gerilimi yaşamasını başlatıyor.

bana göre, bergman'ın en büyük başarısı, fotoğraf karesi gibi estetik sahnelerin yanında senaryonun da çok güçlü olması. bu iki öğe, yedinci mühür'ü ziyadesiyle etkileyici kılmış.
bilahare bilahare
filmin sonuna doğru hepsi böyle oturup bekliyorlar ya. masa falan var, işte o sanki böyle deprem olduğunda dışarıda kalmak gibi. hani gece eve girmezdik falan. tabi ben çok küçüktüm mutlu oluyordum dışarıda kalınca, insanlar konuşuyorlardı, radyoyu beraber dinliyorlardı. film de çok güzel tabi agfdjsg varoluşçuluk falan, dışavurum hı hı tabi.
dream is destiny dream is destiny
1957 yapımı bu ingmar bergman filmini izlemeyi, vizeler yüzünden hep erteliyordum.filmi henüz izledim ve inanılmaz etkilendim.
ölümü en iyi anlatan film demişler ancak sadece ölüm değildir anlattığı şeyler.

dini,tanrıyı,hayatın amacını,öldükten sonra ne olup olmayacağını sorgulamasından tutun;kadınları,aşkı ve toplumun bazı kesimlerinin sanata bakış açısını bünyesinde barındırıyor bu film.

ayrıca öyle güzel diyaloglar var ki,böyle karanlık bir filmde güldüğünüz için şaşıradabilirsiniz. karanlık olmasını siyah-beyaz olması sağlamıyor tabii ki.yani sadece o sağlamıyor.

özetle; insanı,insanla ilgili her şeyi en iyi anlatan filmlerden biridir.
hah bir de o şövalye yardımcısında jean reno karizması vardı.
unutmadan şunu da söyleyeyim. normalde hiç böyle olmazdım ama deli gibi replik paylaşasım var.müthiş diyaloglar ve sözler geçiyor bu filmde.ama saat geç oldu.bu yüzden gidiyor ve filmi izleyecekseniz çekinmeden izleyiniz diyorum agnostik insanlar.

(bkz: karımı gördün mü)
pikolata pikolata
düşünmekten kaçınılan ya da üstünde durulmayan, belki zaman zaman yokmuş gibi davranılan çok fazla şeyi hatırlatan, dönemin ve ingmar bergman'ın en iyi filmlerinden. "cevaplar istiyorum, bilgi istiyorum" dediğinde antonius block, azrail'in ifadesi gerçekten izlenmeye değer. tanrı ya da ölüm kavramlarını irdelemesinin yanı sıra, barındırdığı sorular, çoğunluğun sahip olduklarından belki.

--spoiler--
"i shall remember this moment: the silence, the twilight, the bowl of strawberries, the bowl of milk. your faces in the evening light. mikael asleep, jof with his lyre. i shall try to remember our talk. i shall carry this memory carefully in my hands as if it were a bowl brimful of fresh milk. it will be a sign to me, and a great sufficiency."

----
antonius block: ı want knowledge! not faith, not assumptions, but knowledge. ı want god to stretch out his hand, uncover his face and speak to me.
death: but he remains silent.
antonius block: ı call out to him in the darkness. but it's as if no one was there.
death: perhaps there isn't anyone.
antonius block: then life is a preposterous horror. no man can live faced with death, knowing everything's nothingness.
death: most people think neither of death nor nothingness.
antonius block: but one day you stand at the edge of life and face darkness.
death: that day.
antonius block: i understand what you mean.

----spoiler------
die for morrison die for morrison
bu filmde ölümü canlandıran (ölümü canlandırmak evet) oyuncuyla lost highway'in mystery man'i arasında bir bağlantı yoksa en sevdiğim ropdöşambırımı şöminede yakarım.

filmin bana göre en şahane karakteri olan jöns'e ise ayrıca sevgilerimi yolluyorum. inançsızlığını o kadar inanarak dile getiriyor ki inanamadım.

ölümü en iyi anlatan film olduğu iddiaları bir yana, ölümü görsel olarak en iyi yansıtan film sanırım. o sade makyaj, sade kostüm, ateş çıkarmayan gözler ve bunlara rağmen hissedilen o ürperti pek güzel. keyifle ürperdim.

---sponge bob---

jof ve mia sahnedeyken gelen, günahlardan ve vebadan arınmanın yolunun kırbaçlanmaktan geçtiğine inanan güruhun olduğu sahne çok enteresandı. nasıl bakarsanız öyle görmeye müsait bir sahne aslında o. bir yanda sahnede bir dişi ve erkek hayvanın oynaşmasını coşkulu bir şekilde dile getiren lirik bir gösteri diğer yanda ise veba, çürümüşlük, kasvet ve karanlık kokan rahiplerin ilahileri. kadim dinlerle tek tanrılı dinler arasındaki farkı görür gibi oldum. yıkılan tapınakları, cadı diye yakılan paganları, şeytan diye tasvir edilen pan'ın hüznünü gördüm. kodumun kıyamet zırvaları 6 asırdır hala gerçekleşmedi ve biz pan'la bunlara bakıp şen kahkahalar atıyoruz.

---sponge bob---
jouissance jouissance
azrail ile satranç oynayan adam, şu meşhur sahne yani; burada ölüme karşı değişen tavırlarımızın bir yansısını görmek mümkün bence. modern zamanla birlikte ölüm kaygısı halini almış olan yaşamın bitimi olgusunu gayet neşeli bir şekilde karşılıyor antonius filmde. ölümle satranç oynamak, ölümle pazarlık yapmak.. bunlar için neşeli olmak lazım öncelikle, kaygı duymamak ve sonun doğallığını kabullenmek lazım. ama bunun için de yaşamın kendisinden ölüm içgüdüsü diye bahsedilen şeyi çıkarıp atmak lazım (ki kültürle birlikte ölümün bir son olduğu algısı da yıkıldı aslında, ölüm yaşamın içine girdi çünkü), dışsallaşmak (antonius bir şövalyedir mesela ve film boyunca kapalı alanlara neredeyse hiç girmez), toplumsallaşmak (keza film boyunca hep küçük küçük gruplar içinde görürüz onu ve diğerlerini) ve biriktirmemek lazım ki ağırlık çökmesin.

filmde savaş hali var, veba salgını var.. yani ölümün kitleler halinde can aldığı bir dönem. bir yanda kitleselleşmiş bir ölüm dansı ve diğer yanda azrail ve antonius. ikincisi birinciye göre çok daha önemsiz bir şeydir ve dönemi temsil eden antonius'un farkında olup da kendi kabuklarına çekilmiş ve giderek anksiyetelere bürünmüş çağ insanının anlayamadığı şey bu. ve zaten ölümü temsil eden figürler bile değişmiştir giderek, içselleşmiştir, tekinsiz bir sese dönüşmüştür...
mercan bruno mercan bruno
bergman'ın daha önce yazmış olduğu 'ahşap üzerindeki resim' adlı tiyatro oyunundan uyarlanmıştır.

"sen ne yaparsın,tanrı, ben ölünce ?
" testin olan ben, kırılıp dökülünce?"

rainer maria rilke'nin bu dizelerle dile getirdiği soru, ölümle dolayısıyla yaşamla yüzleşmenin filmi olarak da okunabilecek olan 'yedinci mühürün' sorusudur.
1 /