die verwandlung

1 /
sizofrenkedi sizofrenkedi
70 sayfa civarında istenirse 1-2 saatte okunacak bir kitap gibi gözükür. aslında 50 kere bile okusan hep yeni bir şey bulursun satırlarda.
felsefe moduna dalmazsak konusu, pazarlamacı gregor samsa nın bir sabah kalktığında bir böceğe dönüşmüş olmasıdır.
togisama togisama
şekersiz kahve tadında bir hikaye. bir basımını okuduğumda hikaye arkasından 30 sayfalık bir inceleme yazısı vardı ki tek satırını anlamayıp* kadere isyan etmişitim.
666 666
benlik arayısı içindeki bireylerin toplum tarafından dışlanısını en iyi anlatan eserlerden biridir.toplumun farklıyı kendine benzetme çabası, gregor samsa nın yeniden insana dönüşmesini bekleyen aile fertlerinin davranışları ile çok güzel anlatılmıştır.benzer bir tadı edward scissorhands filminde de bulabilirsiniz.
jineps jineps
kafka'nın oldukça duygusal eserlerinden biridir.günlük hayatın tek düzeliğinden dolayı gerçeklerden soyutlanarak çekilen zorlukları ve sonunda yok oluşu irdeleyen bir kitaptır.kafka'nın en soyut ve en yoruma açık eserlerinden biridir.
iao iao
ikiye kadar geri sayım. sonra belki üçe kadar ilerleme. belki sıfıra yaklaşma. belki de sekize kadar ilerleme veya gerileme.

romantik bir giriş olması istenilir bir durum ama bacaklarımdan kurtulup tekrar onları nasıl geri kazandığımı inanarak anlatmam için aslında çok süslü kelimelere gerek olduğunu düşünmüyorum.uzun cümleler yeterli önem duygusunu sağlıyor. ve en önemlisi burada otururken bacaklarımı, ikiden fazla oluşuyla gurur duyduğum bacaklarımı mutlulukla kasıp üzerlerindeki minik tüylerin dalgalanmasını izledikçe doğru olanı yaptığımı biliyorum, bana daha önemli gelen bir şey de yok.

onları kaybetmeden önce nasıl onlara sahip olduğumu anlatmam lazım öncelikle. bildiğiniz üzere yaygın bir şekilde insanoğluna iki adet bacak veriliyor. sonra ister şekillerle, ister kırıp dökerek onlara bir şekil kazandırıyoruz, kozalardan çıkarken de üzerleri şu an sahip olduklarımdan çok daha cılız tüylerle doluyor. dişinin kaybı ise sürekli olarak onlardan kaçarak yaşamak oluyor ister istemez. şimdi ben sekiz bacağım ile çok mutluyum ve diğer arkadaşlarım da benim sekiz kıllı bacağımla beni seviyorlar.

yüzümü kaybetmek zor olmuştu. zaman zaman nefret ettiğim ama zaman zaman da sonsuz bir gurur hatta itiraf etmek gerekir haz duygusuyla sevdiğim yüzüme veda etmek belki de yeni bacaklarıma alışmaktan çok daha zorladı beni. önceleri yüzüme bir perde çekerek bu sorundan kurtulmaya çalıştım. perdeler abalara dönüşürken etrafımı görmek için açtığım iki deliğin
aslında ne kadar yetersiz olduğunu da gördüm. bir sürü göze sahiptim! daha güzel ne olabilirdi ki. insanları korkutan minik ama olağanüstü güçlü bir sürü gözüm her şeyi görmemi sağlıyordu. her şeyin olması gerekenden de fazlasını görünce beni yok etmeye karar verdiler. ama ben onlardan daha güçlü olarak ördüğüm ince ama güçlü ağlarla kendi dünyamı kuruyorum ve ne kadar isteseler de beni yok etme çabalarının sonucu ıska geçen bir terlik oluyor.

doğduğumda benim de sekiz bacağım vardı. bu son derece normal bir durum. onların yapısından, asla istenilen sütunlu ebatlara ulaşamamasından sonsuz bir üzüntü duydum. ama bunun çok da önemli olmadığını dişi örümceklerin aslında her şeyi yöneten kişilerin olduğunu görünce anladım. manavdaki esip gürleyen adam akşam karısının yanında kuzuya dönüyordu. o kuzu kaplana dönüşüp zaman zaman dişi örümceği duvara mıhlasa da o gene yenileniyor ve görünmez ağlarla gene istediğini yapıyordu.

insan olarak sürdüğüm hayat boyunca mutlu hissettiğim zamanlar oldu. aksini yaşadıklarım da. ama sanıyorum ki mutlu anılar artık beynimi o kadar ele geçirmiş ve iki bacağımla sergilediğim insani görüntü sayesinde kazandığım onay duygusu beni o kadar yüceltmişti ki sekiz bacaklı halimden tiksinmeye başladım. hatta bu tiksintimi ait olduğum benim gibi olanları katlederek üzerimden atmak için elimden gelen her şeyi yaptım. sonunda tiksintinin yerini gerçek bir korku almıştı.

korku. onu ya da onları görünce kaçmak değildi aslında işin aslı. onların benim ihanetimi unutmayıp en sonunda layık olduğum cezayı karşıma sunmalarından korkuyordum. bir gün anne örümceğin gelip sahip olmaktan haz duyduğum yüzümü yok ederek bu işe bir son vereceğinden korkuyorum. türüme en ağır ihaneti ben ettim. bedeli de o derece ağır olmalıydı elbette.

ama örümcekler sandığınızdan çok daha bilgedir. anne örümceğin çocukları bana karşı naziktiler. onlar duvarlarında zararsız ve mutlu bir şekilde ilerlerken ağlarını parçalayan zaman zaman da bulduğum en ağır cisimle onları yok ederek onların hayatını zindan etmeye çalışan ise ısrarla bendim. sadece bazen sabah gözlerimi açtığım zaman burnumun dibinde beklerken bulurdum onları. ama bu da kesinlikle şiddet dolu değildi. aksine benimle konuşup bu durumu çözmek istediklerini biliyordum. ama unuttukları bir şey vardı ki ben iki bacağımı da yüzümü de çok seviyordum ve
bunu kaybetmeye de kesinlikle razı değildim.

aynaya bakarken mutlu olmak zaman zaman da o görüntüden nefret edip aynayı parçalamak son derece olağan bir şeydi. ancak unutmamak gerekir ki ayna yok olsa da varolan değişmeyip sinsi bir şekilde gülümsüyor, ya da güzel bir gün ise sevgi dolu bir şekilde. gene de sonunda yüzümü de bırakmak isteyeceğimi asla aklıma getirmezdim.

gerçek yüzüm saftı. hatırlayabiliyorum hala. el değmemiş bir insanoğlu kendine has güzel bir ışıkla parlar. bizim türümüz için hala en göz kamaştırıcı şeylerden biridir bu. o yüzden o ışığa sahip insanlara gelip ışıklarından pay almak isteriz. ama bu asla zarar amaçlı bir istek değildir. gene de bu istek hiç bir zaman insanoğlu tarafından anlaşılmadığı için o ışık uğruna ölen çok kardeşimiz olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

saflığın getirdiği ışık en çok karanlık yerde göze batsa da aynı zamanda en büyük darbeyi de o karanlıktan alır. ben de aynısı yaşadım. bu bir kere olmadı, aksine giderek o kadar artmaya başladı ki, en sonunda bir sabah aynaya baktığımda eski ışığın uçup gittiğini ve puslu bir aydınlığın yüzümü kapladığını gördüm.

duvardaki kardeşlerim ise beni izliyordu. hepsinin bu yoldan geçtiğini biliyordum. hikayeyi mutlu sonla tamamlayanlar da olmuştu elbette ama belki de asıl mutlu son duvarda benim gibi olanlarla kendi ağımda yaşamaktı. bu doğruyu hala kimse çözebilmiş değildir. gene de ben ayaklarımı ağıma uzatmış yanımda aynada yüzüne bakan insanın düşüncelerini okurken doğru bir karar verdiğimi çok iyi biliyorum.

puslu aydınlık aslında o pusun giderek artıp tüm yüzümü kaplayacağını gösteriyordu. bunu engellemenin yolu belliydi. tıpkı diğerlerinin yaptığı gibi yüzümü gizlemek.

yüzümü gizlemek öncelikle heyecan vericiydi. çünkü sonsuz seçenekler vardı. gülen bir yüz, ağlayan bir yüz, aşkını haykıran bir yüz.

bir kere yüzünü gizlemeye başlayınca bunun ne kadar kaçınılmaz hatta zaman zaman tüm acısına rağmen inanılmaz derecede zevk veren bir şey olduğunu biliyordum. ama önümdeki en önemli sorunu da göz ardı edemiyordum.

yüzüme her geçen gün farklı şeyler takmaya başlamıştım. işin zor tarafı bunun da giderek fark edilmesiydi. ve ortalığı saran o karanlık giderek yüzümü kaplayan dokuyu sarmaya başladı. bunun
üzerine giderek daha kalın ve büyük şeyler bulmam gerektiğini anladım. ama benim istediğim maskeyi yapabilecek bir zanaatkar yoktu.

bu arayış beni tek bir çözüme götürdü. eğer içimdeki o saf ışığı hatırlayan birisi varsa beni anlayabilir ve bana korunmam için gereken şeyi verebilirdi. bu da oldu gerçekten. onu ilk gördüğüm andan itibaren bunu yapabileceğini biliyordum.

ona olan sevgim ile taktım benim için yaptığı eseri. o kadar mutlu ve kusursuzdu ki gerçekten yüzümü bile özlemez olmuştum. hatta gece uykuya dalmayı beklerken bile onun yüzümde beni kaplamasını istiyordum. o, ona aitti, yani bana ait. bizi birleştiren kusursuz bir yoldu.

ama nedeni belirsiz bir şekilde o eserin üzerinde de çatlaklar belirdi ve işin acısı delicesine sevdiğim o şey artık yüzüme işlemiş ve ben olan şeyi de kendi içinde boğmuştu. kendimi geri istiyordum sadece. acı olan şuydu ki etler o kalıp ile birleşmişti artık.

gizlice bundan kurtulmanın bir yolunu araştırdım uzun süre. yüzümden o kalıbı çıkarmanın muhakkak bir yolu olmalıydı. hala içeride olan bendim biliyorum. o saflığın siluetini hala hatırlıyordum.

bir sürü iki bacaklı insanla onu çekip çıkarmaya çalıştık. ama acı olan şu ki her çekip çıkarma denemesinde maskeden bir parça düşerken etimden de bir parça kopuyordu. ve en sonunda yüzüm yerine herkesin yaptığı hasarlardan oluşan bir harita baki kaldı. maske ve et parçaları da elimde duruyordu.

yüzümü hem kaybetmiş hem de kaybetmemiştim. eskiden insanları mutluluk veren o şey şimdi bir korku abidesiydi. ama bu sefer ne yapacağımı biliyordum. o yanmış parçalanmış etleri kara bir örtüye sakladım.

elimde duran maskeleri ve et parçalarını ona götürdüm. yüzümdeki örtüye baktı. bir şey diyemiyordu. kötü bir niyeti olmamıştı ki hiç bir zaman. yardım etmek istediğini biliyordum ama ben aslında o anda kararımı vermiştim. ve kararlı bir şekilde yüzümdeki örtüyü de önüne bırakıp gittim.

yürüyordum. sürekli yürüdüm. insanların parçalanmış suratıma nefretle bakmalarını mutlulukla karşılayacak kadar çok yürüdüm. yürüyebildiğim kadar uzağa yürümeyi başarınca da hiç kimsenin kalmadığını gördüm. ama bunun böyle olmayacağını da çok iyi biliyordum.

yere çöktüğümde yüzüme son kez dokundum. tüm yaralarına ve en korkunç maskeden öte görümüne rağmen sonunda ışık parlıyordu. gene saftım. arınmıştım. bunun sonsuza dek saklamanın tek yolu da ondan sonsuza dek kurtulmaktı.

iyice yere uzandım. kardeşlerimin beni unutmadıklarını biliyordum. cezamı okudular. tüm acısına rağmen mutluydum. ceza bitince eskisi gibi olacaktım.

kardeşlerim üzerime gelmeye başladı. tüm vücudum onlarla kaplanmıştı. kendimi bıraktım.

etime geçen her kancanın acısı beni mutlu ediyordu. bu belki sonsuza dek sürdü belki de hatırlanmayacak kısaydı. sonunda kendimi tamamen yenmiş bir halde buldum. ama şimdi gene sekiz bacağım vardı.

onların doymuş ama mutlu yüzlerini daha doğrusu insanlar için olmayan yüzlerini görünce büyük bir mutluluk duydum. yok etmenin verdiği bir temizlikti bu. aynı zamanda yok olmanın.

ilk olarak ona verdiğim et parçalarıyla kalıbın yanına gittim. şimdi o kadar uzakta görünüyorlardı ki. ama gene de onu ağlarımla sarıp bir daha asla uğramayacağım mabedim yaptım.

mabedimden ayrılırken mutluydum. şu an aynada kendine bakan insanı gördükçe ister istemez umutla doluyorum. çünkü onu da hatırlıyorum. her şeye rağmen sonunda dönüşüm gerçekleşiyor.

geriye almak istediğim hiç bir şeyin kalmadığını görüyorum. tek bir anını bile.

artık bir adım da yok. ve her an yanınızda olabilirim. bundan daha güçlü bir şeyin olduğunu sanmıyorum.

evet, her an yanınızda olabilirim.
punkeinstain punkeinstain
gregor samsa ailesi tarafından sadece bir meta olarak görülmesi,samsa da bir benlik kaybına yol açılmasına sebeb oluyor.uyanış ile bir böceğe dönüşerek kendi benliğine kavuşuyor.tek değişim yaşayan samsa da olmuyor aileside bir değişime giriyor.
kuklaların yaşamından kuklaların yaşamından
xx. yüzyıl kafka klasiği başyapıt. evet dönüşüm bir başyapıttır çünkü; o zamana değin akla gelmemiş özgün bir konu ustaca bir dille anlatılmıştır. franz kafka, kahramanını*daha öykünün ilk cümlesinde dev bir böceğe dönüştürür. okur*daha ilk cümlede bu olayı garipsese de öykünün akıcılığı ve nesnel dünyayla kurduğu bağın gerçekliği nedeniyle devam eden sayfalarda söz konusu dönüşümü normal bir olaymış gibi algılar. gregor samsa'nın fizyolojik özellikleri kaybolurken, psikolojik ve düşünsel özellikleri biçim kazanır, hatta duyarlığı artar bile diyebiliriz. pencere kenarından şehri izler, duvardaki tabloya yapışır, salondaki aile konuşmalarına kulak verir vs. ne var ki; bu dönüşümün sonucu olarak artan duyarlık tek taraflıdır. dönüşümün ilk zamanlarında abisi gregor'a derin bir sadakat duygusu besleyen grethe bile ilerleyen sayfalarda gregor'dan tiksinmeye başlayacaktır. kaldı ki gregor'un annesi ve babası dönüşümün daha ilk dakikalarından itibaren gregor'u dışlar, ondan kurtulmanın yollarına bakarlar. bu noktada okurun algısı artık bir böcek ve nesnel dünya arasındaki ilişkiye değil, ironik bir biçimde resmedilmiş insan ve çevresine kayar. nihayetinde dıştalanmış bir birey olarak gregor samsa rezil bir biçimde ölür. sonuç olarak kafka; basit bir hikaye kalıbıyla yazabileceği bu metni ironiyle güçlendirerek, metaforlarla dolu, alt metini çok güçlü bir öykü armağan etmiştir.
redinef redinef
karakter analizi yapıldığı taktirde der prozess'den bile daha uç olmakla beraber, asla prozess'in düşsel tadını veremeyen bir kitap lakin duşsellikteki azalma, mesaj kaygısından yoksun bir edayla yapıldığından kelli her daim surden gelen -a taklidine delalet etmekte. gerizekalılıktan öteye geçemeyecek "fantastik öze sahip" yorumlarının ortaya atılmasina; böceğe dönüşmenin es geçilip, böceğin ise gitme zorunluluğundan dem vurmasıyla eş zamanlı olarak tokat atabilen kafka'nın mevzuubahis romanı, devcileyinden uzakta mevzilenmiş sayfalarda gregor samsa'nın dans etmesini anlatırken, "uyan sunam uyansana ulan" sedasını gıdıklıyor.
arthur arthur
ithaki yayınları'nın yayınladığı halinde son paragrafın eksik olduğu kitap, gündelikçi kadın kapıyı sertçe kapatır ve çıkar, kitap burada bitiyor halbuki sonrasında bir paragraf daha var asıl kitapta.
nasıl bir özensizlikse.
1 /