hiçbir yere ait olmamak

1 /
kırmızıdenizyıldızı kırmızıdenizyıldızı
nasıl da zordur, gidersin herşeyden herkesten uzaklaşmayı bekleyerek..kaçarsın herşeyi arkanda bıraktığını umarak..
oysa ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, kendini hiçbiryere ait hissetmedikten sonra ne önemi var ki tüm bu mücadelenin..
evde eve ait olamazsın, gidersin uzaklara dağlar ve uçsuz bucaksız deniz hiç tanıdık değildir sana..kaçmak ve uzaklaşmak istersin bu seferde..birkaç gün iyidir belki, ama sonrası sıkar.alışmadığın iklim, alışmadığın insanlar..giderken bir buruklu duyarsın eve gelirsin ev de senin değildir sanki..
sen aslında hiçbiryere ait değilsindir, heryere yabancılık çektiğin ve nefes alamadığın an anlarsın ..
dide dide
ilk başlarda böyle olduğunu farkedemezsin. yanlış zamanda, yanlış yerde olduğuna inandırırsın kendini. "şurda yaşaydım çok mutlu olurdum" diye söylenip durursun. ama orda yaşayınca anlarsın gerçek olmadığını. bütün hayatın boyunca hayalini kurduğun yerde bile aitlik hissedememek yıpratır seni. bundan sonra göçebe olmak istersin. 2 yıl bir şehirde, 5 yıl farklı bir ülkede, 9 ay yeni bir kasabada yaşamak istersin. "belki de genlerimin bir oyunudur bu bana" diye düşünürsün. ama hafifletmez hiçbir teselli halini. üstelik yol arkadaşı da bulamazsın bu durumda. fenadır.
estraven estraven
zordur.

göçebe gibi hisseder insan kendini her an. bazı bazı bir yerlere, bir şeylere, birilerine aitmiş gibi hissedeceğiniz tutar; bir kahkaha koyuverirsiniz derinden, gelir oturur göğsünüze meret, yutkunamazsınız. içinizde patlar. her şey yarım kalır: her mutluluğunuz, her hüznünüz, her öfkeniz... hep yol almak zorunda, ama hiçbir yere varmamaya mahkumsunuzdur. o yüzden hepsini bir adım gerinizde, yarım, öylece bırakmak zorundasınızdır.

belki bir yerler vardır diye düşünürsünüz; günün birinde, kendinizi sonunda "ait" hissedeceğiniz. sabreder, hayaller kurarsınız. oyalanırsınız. zaman geçer. belki yıllar... bazen yılarsınız, yorulursunuz kaçmaktan, kendi gölgenizi kovalamaktan. oluruna bırakır, devam edersiniz yaşamaya, öylesine. ama o hep tam arkanızdadır. bir nefes kadar uzakta. görmezden gelseniz de varlığını hissedersiniz.

yeterince cesaretiniz varsa bile, terk edip gidebilecek her şeyi,-e zaten hiçbir yere ait değilsiniz ya, değil mi?!-bu defa da vicdanınız el vermez. verdi diyelim; nereye böyle? hiçbir yere ait değilsiniz ki, "hiçbir" yere. ne değişecek sanki gitseniz-kaçsanız-kaybolsanız?...

ahhh o gölge yok mu?! hep onun yüzünden! hiç bırakmayacak değil mi peşinizi? en kötüsü de ne, biliyor musunuz? öyle melankolik anlarda, geceleri, kapalı, dumanlı, yağmurlu havalarda falan değil; gündüzleri, en aydınlık, en neşeli, en çok da güneşin en tepede olduğu zamanlarda çıkacak ortaya o melun şeytan!-lucifer'in anlamı "yol gösterici" imiş, tevekkeli böyle dememişler! en çok o zaman belirginleşecek, hissettirecek kendini. acıtacak demiyorum bakın. zira acıtmıyor bu duygu; tam anlamıyla kırmıyor, parçalamıyor; size bir şey olursa o da kırılır çünkü. ama içi hava dolu aptal bir balon gibi sızıveriyor midenizin üzerinde bir yerlere. sadece arkanızdan sinsi sinsi takip etmekle kalmıyor, bir de içinize sızıyor mendebur!

suyu sever misiniz bilmiyorum, ama benim tasvirim şöyle: çoğu zaman kendinizi serin, duru, tam yüzeyinde enfes bir rüzgar esen, engin, uçsuz bucaksız suya sırt üstü bırakmak istiyormuşsunuz hissi yaratır bu duygu. her şeyi hafifletmek, yükünüzden kurtulmak için. gölgenin hacmi yokmuş! kim demiş?! kim demişse yanlış demiş... o rüzgar esse, sizi suda öylece sürüklese, her şey hafiflese...

kötü işte. zor, her şeyden kopuk, her şeye yabancı, ama bir tek kendi gölgenize bağımlı olmak. belki sizde alışkanlık yaratmıştır yabancılık duygusu? belki gölgenizi de istemiyorsunuz artık? yalnız, göçebe ya da hiçbir yere ait olmayan insanlarda bağımlılık yapar bu halleri, bilmez misiniz? öyleyse belki hayatınızın geri kalanına bir yanlız kovboy, belki de bir keşiş olarak devam edebilirsiniz.

söyleyin gölgenize:

-ben artık tek tabanca takılmaya karar verdim, yollarımızı ayıralım,

deyin. gitsin. kendi başının çaresine baksın. belki o'ndan kurtulursanız nereye ait olduğunuz konusunda daha açık düşünebilirsiniz. iki ayrı gezgin olarak devam edin yolunuza. belki bir gün, bir yerlerde karşılaşırsınız yine; ortak tutkularınız birbirinize çeker sizi: bir yaz günü bir evin bahçesinden gelen biber kızartması kokusu belki, belki kimselerin bilmediği gizli saklı soğuk sularda yüzerken, belki de gecenin bir vakti elleriniz cebinizde patika yolun köşesinden dönerken görüverirsiniz onu. selamınızı esirgemeyin. o da sizin gibi. hiç ait olmadığı, olmayacağı yeri arıyor. şöyle başınızla uygun bir selam verseniz yeter. ama yolunuza bakın. nasıl? her şey daha hafif gibi şimdi değil mi?

olmuyor mu?... olmuyor değil mi? olmaz. zor dedim ya en başında. zor işte. zor zanaat hiçbir yere ait olmamak. ağır yük. hakkıyla taşıyabilene helal olsun! çok bunalmamaya bakın yine de, e mi? dile kolay, mı diyorsunuz? biliyorum kolay söylemesi. ama böyle anlar için bir toplu iğne bulundurun cebinizde-cepli pantolonlar/etekler giyin. cepler güzeldir. çok canınızı sıkarsa buruşturur cebinize tıkarsınız gölgenizi. sonra da bir şarkı tutturursunuz ıslıkla... ne diyordum? toplu iğne. batırıverin avuç içinize. ağlarsınız. iyi gelir...

sonra da bir çay koyun kendinize. yok yok, iki tane koyun; biri de benim için (lütfen). bazı insan böyle yaratılmış. ne yapalım? bir yerlere ait değil miyim? ben de asiliği seçerim belki o zaman. madem ait değilim hiçbir yere, ben de o zaman dünyayı gezerim. atarım sırtıma çantamı, yola vururum... canıma minnet!

kolay değil o kadar değil mi? toplu iğneyle çay daha kolay sanki. vaktiniz var mı? varsa bir de film izleyin çayınızın yanında. ama neşelenmeye çalışmayın hiç. böyle durumlarda işe yaramaz. makyaj yapar sadece gölgenize. gölgelerin üzerinde makyaj durmaz. tavsiye ister misiniz? le temps qui reste'i izleyin bu "duygu" için. evet, farklı duygular için farklı filmlerim var benim. bu girim rağbet görürse belki başka duygular için başka filmler de tavsiye edebilirim. size bağlı sayın okur.

hiçbir yere ait olmayan insana gölgesi bile ağır gelir işte. göçebeler taşıması kolay olsun diye mi her şeyin azını, küçüğünü, portatifini edinir sanıyorsunuz? yanılıyorsunuz. ağır geliyor da ondan. yerleşik evdeki tonlarca yükten daha ağırdır bazen bir samsonite sırt çantası. çok uzattım lafı, affedin. belki de en iyisi kendi gölgemizle yaşamayı öğrenmektir; belki de o kadar da kötü değildir; en az, en çok sizin olduğunuz kadar...

(bkz: #2596301)

ayrıca; (bkz: türkiye de yaşamak)
arkhe arkhe
hiçbir yere ait olmamak, hiçbir maddeye bağımlı olmamaktır benim gözümde.

elinize 30 metrelik bir zincir alın; bir ucunu ayağınıza, diğer ucunu kalorifer borusuna bağlayın. ya da iyisi mi hiç uğraşmayın bunlarla, sadece yazdıklarımın doğruluk olasılığını ölçüp tartın.

ayağınızda 30 metrelik bir zincir olduğunu ve 80 m2lik bir eviniz olduğunu düşünün. ayağınızda zincir olduğu halde, odanızdan çıkıp yan odaya geçebilirsiniz; oradan banyoya ve mutfağa ulaşabilir sonra da salonu geride bırakıp giriş kapısının önüne varabilirsiniz. elinizden gelenin tümü budur. yapabileceğiniz tek şey çevrenizdeki duvarlar dahilinde yürümektir. kaçış yok.
o zincirin ayağınıza bağlı olmasından ve özgürlük savaşçısı olma fırsatını elinizden almalarından dolayı küfredeceğiniz ve lanet okuyacağınız süre, kişiden kişiye değişmekle beraber, yaklaşık 2 haftadır. sonrasında bakarsınız, ihtiyaçlarınız temin ediliyordur. banyoda tuvalet kağıdı eksilmemiş, buzdolabınızın raflarına taze yumurtalar dizilmiş, meyve sepetiniz dolmuştur. özgürlük savaşçısı ruhunuz yerini elindekilerle yetinmesini bilen bir ruha bırakır. zaten, insanların senelerce hapis yatabilmesi tamamen bu basit davranışta saklıdır.

sahip olduğumuz düzen içerisindeyken, insanların en çok ihtiyaç duyduğu şey bir yere ait olmaktır. bunu anlayabilirim. her sabah 7 de uyanıp 8 de işbaşı yapacak, akşam 5 olunca paydos edecek gücü bedeninde bulabilmesi için insanın, kendini o yere ait hissetmesi gerekir ve hisseder de. insan beyni bunu ruha hissettirmeyi başarır; ama bu başarı mükemmellik derecesinde değildir. beyin bu aşamada, annesinden korktuğu için, devirdiği kül tablasından boşalan külleri halının altına süpüren küçük bir kız kadar başarılıdır. yani bir aldatmaca söz konusudur: kız çocuğunun annesini, beynin de ruhu aldatması. gün gelir ve büyük bahar temizliği sırasında saklanan küller ortaya çıkar. kimse kimseye kızmaz. gülünüp geçilir ancak değişim başlar. bir yerlere ait hissetmenin anlamsızlığı ve boşa geçen tüm zaman pişmanlık olarak geri döner, ama bu da uzun sürmez; pişmanlık farkına varışın önünü açar.

farkına varan insan kendini tanımak konusunda çok büyük bir adım atmış demektir. ne yapması ve ne olması gerektiğine yani yaşamının geri kalanını nasıl geçirmek istediğine dair kararı, ancak o günden sonra sağlıklı bir şekilde verebilir. sigarayı bırakan insanın artık sigara içilen mekanda oturmak istememesi gibidir bu. ancak, tüm bu farkına varış ve arayış sonunda, hala duygusal olarak bir şeye ya da bir yere kendini bağımlı hisseden insanın kararı vebalıdır; diğer sağlıklı düşüncelere de bulaşır ve onları mahveder.
hakan günday’ın azil isimli kitabından aklımda kalan hoş bir cümle var: "düşünceler, duyguların çekim alanına girince bükülürler." kesinlikle katılıyorum. bu cümlenin doğruluğunun en büyük kanıtı, 'birini öldürme' fikridir. hadi itiraf edelim. hepimizin aklına bir anlığına da olsa tanıdığımız hatta -çarpıcı bir gerçek olarak- sevdiğimiz, değer verdiğimiz birini öldürmek gelir; ama bu fikir sadece bir an için kesin ve keskindir. daha sonra anılar, resimler, duygusal gelgitler tarafından zımparalanır ve zararsız hale getirilir. birini öldürme düşüncesi özünde sağlıksız olduğu için duygular tarafından yontulması oldukça işe yarardır. ama duyguların düşüncelerle girdiği tepkime, söz konusu örnekte nasıl işliyorsa, mükemmel bir düşünce karşısında da aynı şekilde işler ve bu mükemmel düşünceyi işe yaramaz hale getirir.
dünyayı gezerek eşsiz bir ruh yolculuğuna başlamak gibi bir düşüncem var diyelim. (bu düşünce henüz zihinde ekstra bir işleme tabi tutulmadığı için oldukça kesin ve keskin.) istanbul'u, okulu, evi, tanıdıklarımı arkamda bırakıp katıksız ben olabileceğim bir yolculuk. (kesin ve keskin olan düşünce şu an duygusal işleme tabi tutulmaya başladı.) sonra annemin yüzü bir fotoğraf karesi olarak belirdi kafamda. daha sonra okul binam. daha sonra elimde tutacağım diplomam ve ben diplomayı alırken beni izleyecek olan annem, babam. bir fotoğraf karesi daha: annem, babam, abim ve ben. gülümsüyoruz. (düşüncenin tamamen etkisiz hale getirilmesine çok az kaldı.) birkaç fotoğraf karesi daha: evim, odam, kitaplarım, yastığım. (düşünceye indirilen son darbe.) ve son bir fotoğraf karesi: kendimi berbat hissettiğim o günde kafamı, yastığıma nefessiz kalana kadar gömüp ağlayışım. (düşüncenin aldığı son şekil:) "ben bu şehirden ayrılamam. yapamam!"

tanıdık geldi mi bilemem ama zararlı ya da zararsız olsun, bir düşüncenin duygular yani duygusal bağımlılıklar tarafından zımparalanması kaçınılmazdır. duygusuz bir orospu çocuğu olmak çözüm değil, evet. ama insanın kendisini tanıyarak duygularını kontrolü altına alması mümkün; yapılması gereken de bu. uzun lafın kısası sanıldığı kadar kötü bir şey değildir hiçbir yere ait olmamak. ayağınızda kalorifer borusuna bağlı 30 metrelik bir zincir yokken inanın bana limitsizsiniz. gitmek istediğiniz yere gidin.
1 /