idiot

6 /
south of the border west of the sun south of the border west of the sun
bu kitabın en mükemmel özelliği belki de nastasya filippovna karakterini ortaya çıkarmasıdır. dostoyevskinin karmaşık kadın karakterlerinin başında bu kadın durur. günümüz psikoloji literatürü açısından değerlendirirsek borderline diyebileceğimiz bir karakterdir. dostoyevskinin başka bir borderline karakteri için: (bkz: liza khokhlakova)

nastasya karakteri çocukluk itibari ile yaşadığı örseleyici yaşantılar dolayısı ile içsel olarak nefret ile dolmuş bir karakterdir. bu nefreti en başta kendine, daha sonra en yakınındakilere yansıtarak varoluşunu devam ettirmeye çalışır. nastasyanın romandaki örüntüsünü takip edersek bunu açık olarak görürüz. sürekli bir öz-yıkıcı eylemlere başvurmakta ve kendini aşağılamakta, diğer zamanlarda narsisistik bir tutum ile çevresindekilere zarar vermekte, manipüle etmekte ve değersizleştirmedir. prens muşkin karakteri, sınır kişiliklerde görmeye çok alışkın olduğumuz idealizasyon mekanizmasının nesnesidir. muşkin'in "iyi"liği, nastasyayı olduğu gibi kabul edip olumlayacak (bir nevi fallik anne temsilidir mişkin) ve nastasyayı kurtaracaktır. nastasyanın düşlemi budur. ancak içsel dünyası bu düşleme güvenmesine izin vermez. o yakınında olan her şey kirleten bir kişidir ve mişkinin yanında olmak, mişkini yansıtma mekanizması ile kirleterek onun saf beyaz iyi rengini karartmak anlamına gelecektir. bu yüzden nastasya, mişkin'e yaklaşır yaklaşmaz kendisini geri çeker. kendini geri çektiğinde bu annesel iyi nesneyi kaybettiğini düşünerek tekrar yaklaşır. ve bu bu şekilde devam eder. nastasya, içsel nesne ilişkileri nedeniyle mişkin'in ne yanında olabilir, ne de onun uzağında varlığını sürdürebilir.
abcd02561 abcd02561
normalde çok güzel kitap. bir sürü güzel kısmı var çokça alıntı yapabilirdim buraya da yazardım ama hastalığıma denk geldi. o yüzden hakkını vererek okuduğumu düşünmüyorum ama gene de çok güzel kitap. üstelik daha 2. ciltteyim bitmedi.
240485 240485
fyodor mihayloviç dostoyevski romanı.

dostoyevski bu romanı yazmadan önce aslında kötü bir karakteri yazmayı amaçlamıştır. ama romanda da bir iki yerde bahsettiği bir tabloyu gördükten sonra; "niyetim bütünüyle iyi bir insanı anlatmak" şeklinde düşüncesini değiştirip unutulmayacak bir karakter olan prens mışkin'i haliyle de unutulmayacak bir roman olan budala'yı çıkarmıştır ortaya.
prens mışkin sara hastasıdır ve isviçre'de tedavi gördükten sonra şimdi çokça detayına giremeyeceğim nedenlerden dolayı tekrar ülkesi rusya'ya dönmektedir. roman böyle başlar ve rusya'ya dönerken yaptığı tren yolculuğunda (bu bölüm oldukça güzel anlatılmıştır yazar tarafından, söylemeden geçemeyeceğim) diğer ana karakterlerden rogojin'le tanışmıştır.
sonrasında yepançin ailesinin yanına gitmesi, onlarla tanışması ve her tanıştığı kişinin farkında olmadan onu yanında tutmak istemesi istemsizce gelişen şeylerdir adeta. dostoyevski iyi bir insan yaratmıştır diyebiliriz belki bunların ardından ama prens mışkin tam olarak iyi biri midir bu da tartışılabilecek bir konudur bence.
çoğu kişi prens'in iyiliğiyle, daha doğrusu abartılı iyiliğiyle dalga geçip ona budala derler ama onu yanında tutmalarının nedeni de prensin bu özelliğidir esasında.
bir kişinin iki kişiye aynı anda aşık olabilmesini normalleştirebilen bir karakterdir öte taraftan prens mışkin. romanın en iyi kurgulanmış karakterlerinden olan nastasya filipovna ve aglaya 'dır bu aşkın diğer kişileri. dostoyevski romanında bu ikisini de vermez prens mışkin'e. budala'dır mışkin ve nastasya'yla evleneceği gün kadın rogojin'e adeta kurtar beni bundan, bu hayattan dercesine kaçar.
biraz dağınık bir yazı oldu ama baktığımda hatırlamam açısından dokunmayayım yazdıklarıma.
dostoyevski bu romanında idama mahkum edilmiş bir kişinin düşüncelerini, roma katolikliğinin yapısını, sosyalizmin nasıl oluştuğunu prens mışkin'in ağzından değişik yönleriyle ele almaya çalışır ve bu bölümler oldukça dikkat çekicidir bence.
ve romanın sonunda da prens mışkin'i başlangıçta geldiği yer olan isviçre'ye tekrar gitmiş olarak görürüz. sara hastalığı daha da artmış bir şekilde.
romandan birkaç bölüm bırakayım bir de:

"biliyor musunuz, dedi prens heyecanla atılarak, "sanırım herkes sizin gibi düşündüğü için icat etmişler bu giyotin denilen aleti. oysa ben o sırada ne düşünüyordum biliyor musunuz: ya daha kötüyse böylesi? yani ölümün çabukluğu daha fazla acı veriyorsa? gülünç bulabilirsiniz bu düşüncemi, vahşice de bulabilirsiniz, ama işte… şöyle etraflıca düşünecek olursanız insanın aklına böyle şeyler de geliyor. işkence edilen bir adamı düşünün; her yanı yara bere içinde, bedeni acıyla kıvranıyor… bütün bu bedensel acılar, onun ruhsal acı duymasını engeller; yani sonuçta, ölüm gelip her şeye nokta koyana dek yalnızca yaralarından berelerinden acı duyarsın. oysa, kimbilir, esas acı veren acı yara bereden değil de, az sonra öleceğini bilmekten kaynaklanan acıdır. az sonra: bir saat, on dakika, yarım dakika sonra, işte şimdi, şu anda ruh bedenden uçacak ve senin bir insan olarak varlığın sona erecek, et yığınına dönüşeceksin… ve bu kesinlikle böyle olacak; burada en önemli olan bu kesinlikledir. kafanı kütüğe, bıçağın altına koydun ve bıçağın yukarıdan aşağı inerken çıkardığı hışırtıyı duyuyorsun; işte bu bir saniye bile sürmeyen andır en korkunç an. bütün bunlar benim hayal gücümün ürünü değil, pek çok kişi böyle düşünüyor. buna öyle yürekten inanıyorum ki, size ne düşündüğümü apaçık söyleyeceğim; öldürmenin cezası olarak öldürmede, işlenen suçla karşılaştırılamayacak ölçüde ağır bir cezalandırma söz konusudur. adli yargılama sonucu öldürmek, eşkıya tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. haydutların geceleyin ormanda yakalayıp da boğazına bıçak dayadıkları biri, son ana dek kurtulmayı umabilir. boğazı kesildiği halde hala kurtulmayı umanlara, bu haldeyken kaçmaya çalışanlara, yalvarıp yakaranlara dair pek çok örnek vardır. burada ise, ölümü belki on kez daha kolaylaştırabilecek olan o son umut, şu meşum kesinlikle elinden alınıyor. burada bir hüküm var ve kesinlikle bu hükümden kaçış, kurtuluş yok. dünyada bundan daha büyük bir acı olabilir mi? savaşta bir askeri alın ve bir topun namlusunun ağzına getirip tetiği çekin. kendisine ateş edilecek ana dek bir umudu olacaktır askerin; oysa aynı askere ölüme hüküm giydiğini bildirin –kesinlikle-, ya çıldıracak ya ağlayacaktır. insanoğlu çıldırmadan dayanabilir mi böyle bir şeye? niçin bu aşağılama, bu boş, çirkin, gereksiz vahşet? kimbilir, dünyada yüzüne ölüm hükmü okunup işkencesi başlatılan, sonra da bağışlandın, gidebilirsin denen bir adam vardır ve o adam bize anlatabilir burada neler duyulduğunu. isa bile sözünü etmiştir bu korkunç işkencenin. hayır, insana reva görülemez bu."

"bizde elinden iş gelir, pratik adam yok diye yakınılır hep. politikacı vardır, örneğin, hem de sürüsüne bereket; general falan da öyle; sonra yöneticinin her türlüsü istemediğimiz kadardır… gelgelelim pratik adamı ara ki bulasın. en azından yakınmalar hep bu yöndedir. demiryollarının falanca bölgesinde doğru dürüst bir eleman olmadığı, falanca vapur işletmesinde işleri kör topal olsun götürebilecek bir yönetime hasret kalındığı söylenir. yine, yeni açılmış bir demiryolunda trenler çarpışmıştır ya da vagonlar köprüden aşağı uçmuştur… birkaç saat yol almış bir tren, adeta kışı geçirmeye niyetlenmiş gibi beş gün boyunca karlı bir tarlanın ortasında yatıp durmuştur… filanca yerde gönderilmeyi bekleyen tonlarca mal iki üç aydır beklemekten çürüyüp kalmıştır… bilmem nerede(gerçi buna insanın pek inanası gelmiyor ama) yöneticinin biri, daha doğrusu bir gözetmen, işleri yoluna koyup düzenleyecek yerde, kendi mallarının gönderilmesinde ısrar eden bir tüccar çırağının suratına bir tokat aşketmiş ve davranışının nedenini de "tepem attı" diye açıklamıştır. devlet dairelerinin sayısını düşünmek bile insana parmak ağızlatıyor… herkes devlete hizmet etmiştir, etmektedir ya da etmek niyetindedir… peki ama elde bunca zengin malzeme varken nasıl oluyor da bir vapur işletmesine doğru dürüst yöneticiler bulunamıyor?"

"gerçekliğin her zaman değişmeyen yasaları varsa da gerçeklik hemen hep gerçeğe uymaz gibi, hatta ona aykırı gibi görünür. dahası, şunu bile söyleyebileceğim: bir olay ne kadar gerçeğe uygunsa, o kadar gerçekdışıymış gibi görünür."

"yalnız şunu da eklemem gerekir ki, her dahice düşünceyi, bunu da bırakın, kafada doğabilecek herhangi bir ciddi düşünceyi, üzerine ciltler dolusu kitaplar yazsanız ve otuz beş yıl bunu durmadan insanlara açıklasanız, yine de kafatasınızdan çıkmak istemeyen ve sonsuza dek sizinle kalacak olan bir yanı kalır bu düşüncenin; böylece de düşüncenizin belki de en can alıcı yanını kimselere aktaramadan ölür gidersiniz."

"edepsizlikte aşırılığın bir son düzeyi vardır ki, fazlaca sinirlenmiş ve kendinden geçmiş bir insan, hiçbir şeyden korkmaz, her tür rezaleti göze almıştır, hatta sevinç bile duyar bu durumundan. insanların üzerine atılırken, bir dakika sonra kendini çan kulesinden aşağı atmak ve böylece çıkabilecek bütün anlaşmazlıkları çözümlemek gibi pek de belirgin olmayan -ama kesin- bir amaç taşır. bu ruh halinin belirtilerinden biri fizik gücün tükenmeye başlamasıdır."

"aptalca bir mutluluk içinde yaşamaktansa, mutsuz olmak, ama bilmek daha iyidir."

"bence roma katolikliği bir din bile değildir; o yalnızca batı roma imparatorluğunun bir devamıdır… ve burada dinden başlayarak her şey bu düşünceye boyun eğer. papa dünyayı ele geçirdi, dünyevi tahta çıktı, eline kılıcı aldı; o zamandan bu yana da kılıcın yanına yalan, dolan, fanatizm, kör inanç ve aklınıza gelebilecek başka her kötülüğü kattılar; insanların en kutsal, en saf, en yakıcı duygularıyla oynadılar; her şeyi… her şeyi para için… dünya iktidarı için sattılar!"

"bir rus, dünyadaki bütün öbür insanlardan çok daha kolay ateist olur! üstelik ateist olmakla da kalmaz, ateizmi bir din gibi görür ve ona inanır, inandığı şeyin hiç olduğunu, yokluk olduğunu unutarak. bizim susuzluğumuz böyle bir susuzluktur işte! 'ayağını basacak yeri olmayanın, tanrısı da olmaz!' bana ait değil bu söz. yolculuklarımdan birinde karşılaştığım eski din yanlısı bir tüccardan duymuştum."

"insan bir anda her şeyi anlayamaz, yani işe mükemmelden başlanamaz. mükemmele ulaşabilmek için önce pek çok şeyi anlayamamış olmak gerekir! bir şeyi hemencecik anlayayım dediniz mi, iyi anlayamazsınız."

"sorun şu; mutluluk nedir biliyorlar mı? emin olun, kolomb amerika'yı keşfettiğinde değil, onu ararken mutluydu. inanın o, mutluluğun doruğuna 'yeni dünya'nın keşfinden üç gün evvel, mürettabatının isyan edip umutsuzluk içinde gemiyi geriye, avrupa'ya çevirmek istediklerinde ulaştı! ama önemli olan lanet olası 'yeni dünya' değil. zaten kolomb da neredeyse onu göremeden, ne keşfettiğinin farkında olmadan öldü. önemli olan yalnızca hayattır. hayata durmadan, tekrar tekrar yeniden başlamaktır önemli olan, bulup dinlenmek değil..."

murray krieger, budala için yazdığı bir yazı da şu cümleye yer verir. bu cümleyle de sonlandıralım yazıyı hem:

"birçok benzeri gibi budala da insanı, bundan mahrum edecek sayısız yol bulunan bir dünyada insanlık onuru uğruna verilen umutsuz mücadeleyi anlatır."
6 /