kendini bilmek

1 /
misuf misuf
doğrusunun kendini öğrenmek olduğunu düşündüğüm yeti. hayatta karşılaşılan olaylar, kişiler, mutluluklar, özellikle acılar; insana yavaş yavaş kendini öğretir, içine ayna tutar; zira kişinin özünü görebilmesi için her zaman bir dış etmen gereklidir. tecrübeler çoğaldıkça kişi kendini daha iyi tanır ve artık kendine daha az zarar vermeye başlar. buna büyümek de denir ki bu büyümek hayat boyu devam eder.
te5ir te5ir
dün yazmaya başlayıpta gönderemediğim yazımı sildim attım çöp kutusuna, bu hayatta, başka biriymiş gibi yaşarken, ellerin klavye üzerinde kayıp gitmesi, aşk ve sevgi kelimelerinin kolayca çıkması mümkün olmuyor işte. bu yazılan satırların okunması sırf zaman geçirmek için mi, öylesine mi, gülmek için mi, bugün neler yazmış acaba demek için mi bilmiyorum ama yüreğimin çırpıntılarının oluşturduğu harflerin nereye ulaşabildiğini bilmek istiyorum. bu yaşamda her şeyi kuralına göre oynuyorsun, nefes almak, yemek, içmek, çalışmak, itaat etmek, yürümek, koşmak ama yüreğe kural koyamıyorsun, aşk söz konusu olunca kural falan yok oluyor. iş, duyguların aktarılması olunca ne yapacağını şaşırıyor insan, birebir hissettiklerini aktaramamak en korkuncu, ya sonra, güzel bir rüyadan uyanır gibi hayatın koşuşturmaları içerisinde buluyorsun kendini. ben kendimi hala anlatamadım, hala yüreğimdeki harflerle konuşamadım, ben kendimce, yüreğimce konuşamadım ama sen diğer konuşamadığım onca yıllarda da olduğu gibi şimdide bu evrendeki tüm boşluğu sevimli sevimli dolduruyorsun. bak bu kelimeleri yazarken şimdi gülümsüyorum, varlığını yeniden hissettim, varlığın beni gülümsetiyor, hemde içten, yürekten gülümsetiyor. ne düşünülürse düşünülsün, ben kendime sevgi insanı dedim, kimsenin değilse de sevgimin insanıyım. aşka inandığım, sevgiyi artık buldum dediğim andan itibaren, sanki kimseye ait olmayan topraklar üzerinde yaşıyormuş gibiyim. neden her şeyi bana gösteriyorsun diye güneşe kızmıyorum, gözyaşlarımla karışıp bedenimi şaşırtıyor diye yağmura küsmüyorum, hiç uzanamadığım çiçeklere daha yakınım, zamanla başkalarının hayatını yaşamaya alışmış olduğum gri yaşamda, ilk defa benimde kendim için bir şey yapmaya fırsatımın olduğunu bilmek istiyorum.inan kızmıyorum artık kendimle ve kendim için yapacaklarımla mutluyum.
heidi heidi
artı eksilerinin farkına varıp, varamayanlardan baygınlık geçirmektir. anlaşılmaktan umudu kesip, anlamakla yetinmektir. kimin ne dediğinden çok, kendi keyfine bakmaktır. sonsuz mutluluktan vazgeçip, günü yaşamaktır. kendini bilmek, keşiftir, olgunluktur, komplekslerden arınmaktır, rezillikleri ve salaklıklarıyla eğlenebilmek çevresini de eğlendirmektir. sevilmek için sevmek yanlışından kurtulmak önce kendini sevmeyi öğrenmektir. güzeldir, biliniz, bilmeyenlere bildiriniz...
cohen cohen
kendinleyken (elindeyken) bilirsin, dışardayken asla.

id'i eline alır, ego'nun ışıklarını söndürür, boşalmanda onu kullanırsın. (ego açılımı: elektrik, ara gazı, orgazm)

süperego da karşıdan, sana seni anlatır.

bildin mi kendini; güldüm ben de,
.... sonrası .... aslolan inzal!

(bkz: psikolojik mastürbasyon)
brauerei brauerei
kendini bilmek çok yaralayıcı ve kötü birşey.bırakın yüzde yüz tanımayın kendinizi asla.ben çok biliyorum kendimi de ne oluyor.hala hala her an üstüne bindirmeye devam ediyorlar.
heidi heidi
yamru yumruysan, pürüzsüz gibi davranmamaktır, yoksa biri kesiverir çıkıntılarını apaçık meydanda kalırsın. budur.
ben olan ben ben olan ben
kendini bilmek...

bu bağlamdaki önemli bir sorun, "gerçek ile görüntü arasındaki fark";

insan bu farkı yaşamında çevresindeki kabul edilirlik düzeyini olabildiğince artırabilmek için kendisi yaratıyor. bir bakıma bir savunma mekanizması... şayet kendisiyle bağlantılı olmak üzere bildiği şeyler yaşam tarzına denk ise, bildiklerini bilmenin verdiği esenlik ve mutluluğu duyabiliyor. bu ikisi birbirine denk düşmeyince ise bocalamaya, boşuna çabalamaya başlıyor. işte o zaman kendini bilemeyişin karanlığına düşüyor.

karanlıklar çoğunlukta. hele insanın iç karanlığı... dışarıdan bakınca aydın olarak nitelediğimiz kişinin bile aslında iç evreni öyle.

karanlıkları aydınlığa dönüştürmek gerek. kendini bilmenin yolu orada.

tehlikeli bir yol bu; hermetizmde olduğu gibi, harıl harıl yanan ateşten geçmeyi, cayır cayır yanma tehlikesini göze alabilmeyi gerektiriyor.

nazım hikmet'i anımsadım:

"sen yanmasan,
ben yanmasam,
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"

genelde kendimizi bildiğimiz falan yok da, sokrates'in sözle üstlerine çullandığı atinalı politikacılar gibi biz de kendimizi bir şey sanıyoruz.

o kadarla kalsa iyi; nasıl kendimizi başkalarına asıl olduğumuzdan farklı gösteriyorsak, kendimiz de kendimizi öyle görüyoruz. dedim ya, zaten aynaya bakınca gördüğümüz kendimiz değil, yüzümüze takmış olduğumuz maske.

ilhami soysal, bir köşe yazısında "ben aynaya hiç tükürmedim." demişti. bu da güzel bir söz. üstelik doğruya doğru, eğriye eğri bir kişiydi sayın soysal.

oysa biz, çoğumuz maskeliyiz.

işte o zaman, doğa yasaları hemen işliyor ve bir şey olabilmek şöyle dursun, hiçbir şey olmak yolunda atıyoruz adımlarımızı.

böyle deyince, 17. yüzyılın ikinci yarı başlarında fransa'daki bir olay geldi aklıma. kıssadan hisse olur ama çok uzar. iyisi mi şimdilik burada keseyim; sonra devam ederim. hem yazdıklarımın okunması da kolaylaşır.

17. yüzyılın ikinci yarı başlarında fransa'da nicolas fouquet adlı bir kişi ülkenin en güçlü adamlarından olup çıkmıştı. fransa krallığı'nın tüm hazinesi onun elinden geçiyordu. hele 1661 yılında ünlü kardinal mazarin de ölünce âdeta başbakan gibi bir düzeye gelmişti. bireysel olarak ise, kralı bile kıskandıracak ölçüde varlık edinmişti.

kral 14 louis ondan hoşnuttu... ne yolsuzlukla zenginleşmesine, ne ülkede kendisinden daha iyi tanınır biri olmasına ne de başkaldıranları sindirebilmek için istediği gibi kaba güç kullanmasına bir şey diyordu. çünkü ona göre ülkeyi iyi yönetiyor, yakınmıyor, başına sorun çıkarmıyordu.

nitekim nicolas da kralın öyle düşündüğünü biliyor, kendisini güvende görüyordu.

bu durum, nicolas'ın louise de la valliere adlı bir kadına yanaşıp ona kur yapmaya girişmesine kadar sürdü.

kral işte bu işten hiç hoşlanmamıştı.

nicolas fouquet, kralın özel koruması (d'artagnan) tarafından tutuklanıp, sorgusuz yargısız hemen hapse atıldı. öyle ki, ölene dek orada kalmak ve kimseyle görüşmemek üzere.

nicolas, o kadının kralın metresi olduğunu bilmiyordu. öğrenemedi de...

kralın indinde, özel yaşamı ülke sorunlarından daha önemliydi. nicolas fouquet ne kadar yararlı bir devlet adamı olursa olsun, ona vız gelirdi.

sonradan bir tarihçi bu olayı anlatırken şöyle demiş: "o akşamüstü nicolas fouquet fransa'nın en güçlü, en ünlü, en zengin adamıydı. vakit gece yarısını geçtikten sonra ise hiç kimse."

insan kendini bilmeyince sonu böyle olur. bu "kendini bilmek" ise elbette mecazi anlamda. ancak o da gerekli.

"kendini tanımak" anlamındaki bilmek salt aklın bir ürünü mü?

öyle olmasa gerek. akılla birlikte ve en az onun kadar önemli bir başka öğe daha olmalı bu işin içinde: duygu...

psikologlara göre; duyguyla düşünebilmek, davranabilmek, söyleyebilmek, bilgilerin en zor öğrenileni.

duyguların yokluğunda, salt aklın egemen olduğu bir ortamdaki maddi yaşam, bir doğa olayından başka bir şey değildir. orada "kendini bilmek" gibi bir konuya yer yoktur. bunun gereği de yoktur.

kendini bilmek, bir bakıma kendini keşfetmektir. çünkü madem kendimizi bilmeye çalışıyoruz; aramakta olduğumuz, bilmediğimiz bir şey olsa gerek.

bilmeyi bir yana bıraktık; kendimizi keşfetmek için de bir çaba gösterip göstermediğimiz kuşkulu. bunun yerine, birtakım değer yargıları oluşturup, şayet becerebilirsek kendimizi değiştirmeye girişmek daha kolayımıza geliyor.

bu amaçla, kendilerini iyi bildiğini varsaydığımız, onları iyi tanıdığımızı sandığımız, kendimize örnek edindiğimiz birileri gibi olmaya çalışıyoruz. ancak öyle olamıyoruz da. çoğu kez özenmekten daha ileri gidemiyoruz. olabilsek, doğru mu yapacağız yanlış mı belli değil. bir de onu sorgulamamız gerekecek.

kendini bilmenin zorluğundan söz edenlerin kimisi, bu bağlamdaki ileri sürüşlerini insanın doğasına dayandırıyor. objeyi bir nesne, süjeyi ise bilmek isteyen yani insan olarak tanımlıyorlar. "bilgi"nin bilen ile bilinen arasındaki ilişki olarak tanımlanışı gibi...

oysa kendini bilme olgusunda obje de süje de aynı; insanın kendisi. zaten sokrates de albikiades ile söyleşisinde özellikle bu noktada açmaza düşüyor. onun bile çözümleyemediği bir paradoks bu...

günümüzden binlerce yıl önce oluşuna karşın onun çözümleyemediği bir paradoksu ben nasıl çözümlerim? yapabileceğim bir şey değil bu!

üstelik bu uğraşının bir de objektif bir tutumla sürdürülmesinin gereği var. böyle olunca; insan kendisini kendinden soyutlayıp, nasıl kendisine dışarıdan, nesnel, yansız bir tavırla bakacak?

bu işin zorluğu bir bakıma da burada kilitleniyor.

üstelik insanın, öteki hayvanlardan farklı olarak değişken bir niteliği var. bunun bir nedeni de "zeka" denilen yeteneğe sahip oluşu. zaten bu nedenle asal yapısını yani kişiliğini değiştiremese de, karakterine farklı bir biçim verebiliyor.

karakter değişimi, ender olarak bazı hayvanlarda da hayli sınırlı bir ölçüde görülür. hayvanlar, içgüdüleriyle kendilerini böyle bir değişime karşı korumaya uğraşır. zekâsı yüksek olduğu için insanın bu korunma içgüdüsü pek zayıf; her türlü dış etkene açık. oysa kendini bilme yolundaki uğraşısında, hiç olmazsa kısa bir süre için kendini bu dış etkilerden soyutlaması, bir savaşım vermesi gerekiyor.

hayvan ise dış etkileri pek umursamıyor; onlarla özdeşleşerek, olanı olduğu gibi kabullenerek sürdürüyor yaşamını. herhangi bir şeyi değiştirme kaygısı yok. kendini bilme kaygısı da yok.

insan kaygılı. geçmişinden de kaygılı, şimdisinden de, geleceğinden de.
bunun için de kendisini bilmeye gereksinmesi var.

zamanla insanın dünyaya bakışında değişimler oluşuyor. sırf yaşı ilerlediği, yaşadıkça daha çok şey öğrenip, bilgi birikimi ve deneyimleri arttığı için değil. bu bağlamda onun üzerindeki dış etkenler, kendisinden daha önemli.

uzaydan bakıldığında, gerek insanın yaşam süresi gerekse ondan çok daha uzun olan toplumun yaşam süresi boyunca dünya pek değişmiyor. yüzeyinde olsun, belirli bir ölçüye kadar toprak altında olsun, atmosferinde olsun, fiziksel değişiklikler makrokozmos ya da uzay ortamında pek marjinal. hani insanın doğayı kirlettiğini hatta mahvettiğini söylüyoruz ya; bu ancak insana göre öyle; bir bütün olarak doğanın bunu umursadığı yok. insanın doğayı etkilemesi de değiştirmesi de olanaksız.

ancak insanların dünyası değişiyor. doğanın gerçeklerini öğrenme tutkusu, birçok şeyi didik didik ederek, gözlem ve deneyler yaparak, hipotezler kurup onları sınamaya sokarak, kuramlar oluşturup doğanın olay ve olguları arasındaki ilişkileri yani yasaları bularak bilimsel nitelikli bilgisini geliştirmesi, tekniği icat edişi, her ikisinden kendi hesabına yararlanışı, bunları hep iyi ve doğru olan yönde değil kötü ve yanlışa da kullanışı, hoşuna gitmeyen doğa olaylarını hatta yasalarını bile değiştirme hayalleri kurması, edindiği birikimin pek azını alt bilincinden genetik yolla çoğunu ise üst bilinç yoluyla kendinden sonrakilere aktarması, istemese bile kendisinin de sürekli bir değişim içine girmesine yol açıyor.

öylesine ki, "değişmeyecek tek şey, değişimin kendisidir." tezi, insanın doğasında da haklı çıkıyor.

bu olguyu yadırgamamak gerek; çünkü bu insanın toplum içinde yaşayışının yanı sıra zekâsını kullanmasının sonucu. bilmem kaç bin yıl önce başlamış olan ve nasıl tanımlanırsa tanımlansın bir kez başladı mıydı evrimsel doğrultuda sürekli olarak ilerleyen zincirleme reaksiyonların durdurulamazlığı.

bu olguyu "değişim" olarak nitelemek yanlış da olabilir; belki "dönüşüm" demek daha doğru. kimileri bu dönüşümü "yozlaşma" ile özdeş tutar.

öyle olunca şöyle bir soru geliyor akla: "eğer insan zamanla dönüşüyorsa, yaşamının her anını kendini aramakla mı geçirecek?"

ardından bir soru daha: "kendini bilmek adına buldukları, kendindeki bu dönüşüm nedeniyle bir sonraki gün geçersiz ya da eskimiş olmayacak mı?... böylece kendini hiç bulamayacak, hiçbir zaman bilemeyecek mi?"

bu durumda her kim çok şey bildiğini ileri sürerse, aslında pek de bir şey bilmediğini söylemek yanlış olmayacak. çünkü bildikçe bilmediğinin farkına vardığı şeyler daha çok artacak; bilmedikleri bildiklerinden hep daha çok olacak.

aydınlık arttıkça karanlık daha çok kaplayacak ortalığı.

kendini bilmek yolunda doğruyu bulmak, bir akıl ve duygu sorunu olmanın yanı sıra, bir ahlâk sorunu olarak da algılanabilir. ancak bu bağlamda "neye ve kime göre doğru?" sorusuna da açıklık getirilmesi gerekir. çünkü herhangi bir kişinin doğruları, onun doğrularıdır. bunlar genelde geçerli kuralların sınırları içinde kalsa bile, başkalarını rahatsız edici olabilir. toplum içinde bir düşünce ve eğilim çatışması ortamının yaratılmasının tetikleyicisi de olabilir.

dolayısıyla kendini bilmenin zor bir uğraş olduğu konusunda uyuşulabilir ama önceden belirlenmiş farklı bakış açıları nedeniyle bunun yöntemi üzerinde ayrılıklar hatta karşıtlıklar da olabilir.

toplumsal ortamda ahlâk konusu bireyin kendi kararına bırakılmış değildir; dinler bunun üzerinde olağanüstü düzeyde etkilidir. dinin etkisinden sıyrılmak sağlansa, bu kez insanın karşısına gelenek, töre gibi olgular dikilir.

dolayısıyla, kendini bilmenin insan için zor bir uğraş olduğu ortada ama kendi istemiyle bu çabaya girişmek elinde olmayabilir; iyi niyet zorunlu ama yeterli değil.

tarihte kimi düşünürler bir ideal ülke tasarımı yapmış. buna platon, "politeia" adlı yapıtıyla başlamış; yüzyıllar sonra farabi, "medinet ül fadıla" adlı yapıtıyla, tommaso campanella, "la citta del sole" (güneş kenti) ile, thoma more "utopia", francis bacon "nova atlantis" (yeni atlantis) adlı çalışmasıyla izlemiş. bunlar en ünlü olanları; başkaları da var.

bu tür yapıtların hepsinde "dışarıya kapalı" diyebileceğimiz bir toplumdan söz ediliyor. önemli olan, gerek topulumu oluşturan halkın gerekse yöneticilerin hep en iyi ve en güzel olarak nitelenen, en yetkin karakterler sergilemekte oluşu.

anlaşılan o ki, bu toplumların insanları kendini biliyor.

acaba kendini bilmek, bir hayal ürünü olan böyle ülkelerin insanlarına mı özgü? dolayısıyla bir hayal mi? hiçbir zaman gerçekleştirilemeyecek olsa da bir insanlık ülküsü peşinde koşan kurumlarda hep düşlenecek bir şey mi?

nitekim güncel dilimizdeki şu "ütopya" sözcüğü var ya!... aslında thomas more'un yapıtının adı olan ve bir ideal ülkeyi tanıtlayan bu sözcük, sözlük anlamı bakımından "hiçbir yer" demek.

hiçbir yerdeki kendini bilmek de, böyle bir şey olamaz demektir.

yine sokrates'e dönmek gerek anlaşılan insan kendisine ilgi gösterebilir, kendini anlamaya çalışabilir, fakat kendini bilemez. "kendini bilmek" sadece bir terim; belki de simgesel...

`kendimizi bilmek için, önce kendimizi bulmamız gerek`. bulalım ki bilelim.

o nasıl olacak?

bulmak için aramak gerek.

bulursa?

işte o zaman asal olan, insanın kendisiyle yüzleşebilmesi.

bunu geçmiş yaşantımızda yapmamış, yapamamış, belki yapmayı düşünmemiş olabiliriz.

şimdi yapamaz mıyız?

yoksa korkuyor muyuz?

kim bilir, belki de işin doğrusu bu; korkuyoruz.

william shakespeare, korku konusunu çok iyi işlemiştir yapıtlarında. bari ben de bu ortamdaki sözlerimi onun bir sonesiyle bitireyim.

"insanların çoğu kaybetmekten korktuğu için,
sevmekten korkuyor.
sevilmekten korkuyor,
kendisini sevilmeye yaraşır görmediği için.
düşünmekten korkuyor,
sorumluluk getireceği için.
konuşmaktan korkuyor,
eleştirilmekten korktuğu için.
duygularını dile getirmekten korkuyor,
reddedilmekten korktuğu için.
yaşlanmaktan korkuyor,
gençliğinin değerini bilmediği için.
unutulmaktan korkuyor,
dünyaya iyi bir şey vermediği için.
ve ölmekten korkuyor,
aslında yaşamayı bilmediği için."

kendini bilmek yaşamayı bilmek olmasın sakın!

not alıntıdır.
1 /