la chute

1 /
kör kuyu kör kuyu
albert camus'nün başyapıtıdır. her okunuşunda farklı bir noktası insanın kafasını kurcalar. bu sebeple de defalarca okunması gerektiğine inandığım bir romandır. insanoğlunun hayat diye yaşadığı şeyin ve doğruluğuna kesinlikle inandığı duygu ve düşüncelerinin, kendini tatmin etmek maksadıyla üretilen iki yüzlülük kombinasyonları olduğunu en sert biçimde gözler önüne serer.
kitaptan bir alıntı---

" böyledir insan azizim, iki yüzlü, kendisini sevmeden sevemez başkasını. oturduğunuz evde bir ölen olursa kazara, komşularınızı gözlemleyin. herkes kendi derdinde, kendi uykusundayken birden bakarsınız, kapıcı ölmüş. millet uyanır hemen, telaş, koşuşturma, soruşturma. son baskıda ölüm haberi! artık gösteri başlamaktadır. trajedi lazım onlara. ne yaparsınız, kendilerini anca öyle aşabiliyorlar, iştahları onunla açılıyor. size kapıcıdan söz etmemin de raslantı olduğunu mu sanıyorsunuz? bizim bir kapıcımız vardı, lanet herifin tekiydi gerçekten, kötülüğün ta kendisi! bir fransisken papazını bile çileden çıkarabilecek bir önemsizlik ve kin canavarı. onunla konuşmazdım bile ama yalnızca varlığı bile keyfimi kaçırmaya yetiyordu. o öldü ve ben cenazesine gittim. neden sizce? "
ben ruhi bey nasılım ben ruhi bey nasılım
sadece düşleyin; gün içinde yaptıklarınızı, yaparken düşündüklerinizi, topluma ite kaka girme çabanızı ve her şeyi… bir dilenciye para uzatırken, yaşlı bir kadına otobüste yerinizi verirken, büyük küçük her iyilik ve kötülüğünüzün sebebini düşünün…
her zaman şu söylendi insan’ın diğer canlılardan en büyük farkı için; aklını kullanabilmesi. ama ötesine hiçbir öğretmen hiçbir ebeveyn gitmedi, götürülmedi. insan aklını kullanıyordu, tamam, fakat nasıl? bu sorunun cevabını verecek birisi aranmadı da, çünkü gündelik işlerimiz ve zavallı hayatlarımızla o kadar meşguldük ki bizim böyle sorgulara, çıplaklıklara karnımız toktu. aynaya iki kez bakıyorduk her gün; uyanıp pis yüzümüzü temize çekerken ve işten eve gelince günün riyalarını, yalanlarını, sahteliklerini yıkayıp parlatıp yarına hazır ederken…
insan kendi dramına tutkuyla bağlanan bir canlıdır, diğer yaratıklardan tek farkımız bu. sanılır ki, işlenen her suç her sevişme her iyi niyet gösterisi doğanın getirisidir, insan hayatının sıradan parçasıdır. bunu diyip de inanan yanılır, bu yüzden biz yanılmışız ve yanılgılar evreninde ufacık bir parçayız. belki de o evrenin tamamıyız…
söz konusu çıplaklık olunca bütün ağdalar ve giysiler abartıdır, çıplaklığı bozar tüm fazla kelimeler. dürüstlüğü herkes anlamalıdır bu yüzden, okumayı yeni söken, tüm dişleri dökülmüş bir ihtiyar da, elinde viski kadehiyle papyonunu düzelten aristokrat da…
gele gele şimdi nereye geldik? bir soru ve onu cevaplama düsturu. bir soru da benden ek olsun şimdi, bu soruyu kim sordu ve onu kim destursuz yanıtladı? albert camus… insanın insanlığa düşüşünü görebilmek için bir kez daha düşmek için, iki düşüşün bir doğrulmaya denk gelişini yaşamak için…

uyarı: kalp ve böbrek rahatsızlığı olanlara, kendini akıllı sayanlara ve hamile kadınlara önerilmez.
witness the hysteric witness the hysteric
albert camus başyapıtı. küçücük bir kitaptan bunca incelik, bunca düşünülmüşlük nasıl çıkar?

modern insanı düşün. ve üstünü ört. kentsoyluluk, belirsizlikler, mdern insanın düşkünlükleri, kötülükleri ve bunlar karısındaki vicdanı..



"insanın karakteri olmadı mı, bir yöntem bulması gerek."
franny franny
"ruhun gözleri, evet kuşkusuz, eğer bir ruh varsa ve onun da gözleri varsa! ama işte, emin değilizdir, hiçbir zaman emin değilizdir. yoksa bir çıkış yolu bulunurdu, insan kendini ciddiye alabilirdi en sonunda"

"bedenin ölümü, gördüğüm ölümlere göre akıl yürütecek olursam, yeterli ve her şeyi bağışlatan bir cezaydı kendi başına. orada insan, can çekişmenin teri içinde, kurtuluşunu (yani kesin olarak yok olma hakkını) kazanıyordu."

"ey genç kız, kendini yine suya at da her ikimizi kurtarma şansına bir kez daha ereyim!"

alıntı yapmaya doyamadığım tadından yenmez ama birkaç defa okunması ve üstüne düşünülmesi gereken bir camus kitabı, şahsen yakın zamanda yapmalıyım bunu.

ayrıca "belki de camus'nün en güzel ve en az anlaşılan romanı." demiş jean paul sartre.
danterelelli danterelelli
camus'un ''karımızı cezalandırmak için öleceğimizi sanırız, oysa özgürlüğünü veririz ona.'' çıkarımı üstüne insanlara anlık bi nefret duyumsamamı sağlamış ve gerçekler yüzüme çarpınca canımı acıtmış kitaptır. harikuladedir.
la luna la luna
albert camus'nün ölümüne yakın yayınladığı, insanın içine burkan muhteşem eseri.

...
haydi bakalım! o önemli keşfimi anlatmam için birkaç sözcük yeter. niye uzun laf etmeli zaten? heykelin güzel olması için güzel söylevlerin uçup gitmesi gerek. o kasım gecesi, arkamda birinin güldüğünü sandığım akşamdan iki ya da üç yıl önce, royal köprüsü'nden sol kıyıdaki evime dönüyordum. saat gecenin biriydi, hafif bir yağmur, daha doğrusu bir çisenti vardı, tek tük yayanın o yana, bu yana kaçmasına neden olan. ...köprüde, ırmağa bakar gibi korkuluğun üzerine eğilmiş bir karaltının arkasından geçtim. daha yakından bakınca, kara giysili, ince genç bir kadın fark ettim. kara saçlarıyla mantosunun yakası arasında, duyarlılığıma seslenen körpe ve ıslak bir ense görünüyordu yalnızca. ama kısa bir duraksamadan sonra yoluma devam ettim. ...bir iki metre kadar yürümüştüm ki, suya düşen bir cismin gürültüsünü duydum, gürültü gecenin sessizliği içinde bana çok büyük geldi, aramızdaki mesafeye karşın. orada kalakaldım, ama arkama dönmedim. bunun hemen arkasından, yine ırmağa doğru inen, sonra ansızın sönen bir çığlığın defalarca yinelendiğini işittim. birden donup kalmış gecede bunu izleyen sessizlik bana sonu gelmez gibi göründü. koşmak istedim, ama kımıldayamadım. sanıyorum, soğuktan ve heyecandan titriyordum. kendi kendime acele etmeli diyordum; ama karşı konulmaz güçsüzlüğün bedenimi kapladığını duyuyordum. o zaman ne düşündüğümü unuttum şimdi, "çok geç, çok uzak..." ya da böyle bir şey. hiç kımıldamadan dinliyordum hep. sonra, küçük yavaş adımlarla yağmur altında uzaklaştım. kimseye haber vermedim.

bu güne kadar okuduğum hiçbir kitapta, beni bunun kadar sarsan bir bölüme rastlamadım. o gürültü, çığlık kulaklarımda çınlamış, bedenim ağırlaşmış gibi hissettim gerçekten.

kitabın son sayfasında ise şu sözler yer alır:

yıllardır gecelerimde çınlayıp duran ve sonunda sizin ağzınızdan söyleyeceğim şu sözcükleri kendiniz tekrarlayın: "ey genç kız, kendini yine suya at da her ikimizi kurtarma şansına bir kez daha ereyim!"

sonuç olarak acıtır bu kitap, her satırı işlerken içinize.
yerçekimli karanfil yerçekimli karanfil
bazı kitaplar çağrışım hafızasını tetikliyor, bazıları görsel hafızayı. bu kitaptan ne zaman söz edilecek olsa, artık biliyorum ki aklıma ardıç rakısı gelecek. ardıç rakısı nasıl bir şeydir, onu bilmiyorum ama. normal rakıdan daha aromalı, daha net, daha homojen bir tatmış gibi geliyor. heidi'den aklımda kalan hemen hemen tek şeyin, ateşte kızartılan keçi peyniri olması gibi; bu kitaptan çağrışa çağrışa gelen şey de, ardıç rakısı oluyor. gerçi keçi peyniri nasıl bir şeydir, onu da bilmiyorum. konumuz bu değil zaten, konumuz kamü abi ve la chute.

bu kitabın anlatımını, ok yönü aşağıyı gösteren bir grafik gibi düşünelim. jean-baptiste clamence'ın düşüş'ü, benliği hakkında kapılmış bulunduğu olumlu yargıların bir bir çürüyüşü, bu çürüyüşün yolculuğu. şimdi biz kitap alıntısı yapmayı seven insanlarız ama nihayet ben bu kitabın alıntı yapmaya müsait bir kitap olduğunu pek düşünmüyorum. bu kitapta anlatılan şeyler, acıklı bir insan parodisi. clamence'ın yanılgıları ve bu yanılgıları bir tür söylev biçiminde dile getirişi. bir kere adamın üslubu son derece itici. adam dediğim kamü değil elbette. itici olan, clamence. bir meursault kaygızıslığı yok. bir rieux misyonerliği yok. ciddiye alıyor fakat çaba göstermiyor. zaten mesele, bu çelişki üzerine bina edilmiş gibi. ben bu tip bir çaresizlik karşısında öfkeye kapılıyorum. küçük burjuvazinin genel dünya algısı ile olaylara bakıyor, kıçını yaya yaya rahat edebilmekle tüm bu dünyasından sıyrılıp harekete geçmek arasındaki incecik ipe salıncak kurmuş, sallanıyor. hadi böylesi bayağı bir melankolinin içindesin sevgili clamence, gidip intihar filan etsene. bir barda adamın tekini yakalayıp tüm bir yaşam öykünü bol ünlemli cümlelerle ona anlatmak neyin nesi oluyor? sevmedim seni ben.

kitabı bütün olarak değerlendirecek olusak, sevgili kamü, severim seni bilirsin de zapiski iz podpolya zaten yazılmışken, bu kitabı -fazladan- çok sevmem için tek bir sebep göster bana, ikna olayım.

şu da var:

(bkz: albert camus anlam ve diğer birtakım şeyler)
stavrogin stavrogin
bana nedense tolstoy'un ivan ilyiç'in ölümü kitabını anımsatan eser. tolstoy, öleceğini anlayan bir yargıcın hayatını yeteri kadar iyi yaşamamış olduğunu farketmesini anlatır bize. fakat bir şey eksiktir kitapta. yeterince sorgulamaz hayatını, varoluşsal bir analiz yapmaz. işte bu noktada tamamlayıcı olarak camus'nun düşüş'ü gelir bana göre. o boşluğu tamamlar ve amsterdam'da bir barda, yargıca varoluşunu sorgulatır.
frieda frieda
küçük burjuva bir sorgu yargıcının bir barda geçmişiyle ve kendisiyle yüzleşmesinin romanı.dostoyevski'nin yeraltından notlarını anımsatıyor.
bay clamence, aziz dostu karşısındaki baya ''şurada oturalım mı ? hava da soğuk...pencereyi kapatın da öyle devam edelim.'' dedikçe o yoğun anlatımın arasında soluk alma fırsatı bulunabiliyor.okuyucu bununla da yetinmeyip romanın herhangi bir yerinde bay clemence'den çay aldıktan sonra devam etmesini isteyebilir.

boğuntu ve tükürük hücreleri tasvirleri ile aklımda kalacak romandır.

bu da alıntısı olsun : '' inanın bana, dinler, ahlak dersi vermeye kalkıştıkları ve birtakım emirler yağdırdıkları andan itibaren yanılırlar.suçluluğu yaratmak ve cezalandırmak için tanrı zorunlu değildir.benzerlerimiz, kendimizin yardımıyla yeterlidir bunun için.''
desmodus rotundus desmodus rotundus
uzun bir süre l etranger geçti beynimden. sonra la chute. düşmek için yabancılaşmak gerekiyor sanırım. ya da kendini bırakmak. ama yere düşüş değil bu. belki de bulunulan yeryüzüne düşmektir.

camus'nün düşüncelerinden elektrik üretebilseydik dünya işte o zaman korkutucu bir hal alırdı eminim. her yer aydınlık! kimilerine göre kusursuz ihtişam ve karanlıkta olanlar için sonsuz acı. tam tersi de olabilirdi elbet. her neyse. ara ara satırlar geçiyor beynimden. çoğu zamansa üzerine dökülen şeyin ne olduğunu hala anlamlandıramadığım kitabı tutarken buluyorum kendimi. sonra okumaya başlıyorum rastgele.

"ne demek istediğimi anlamıyor musunuz? yorgunum, itiraf edeyim. konuşurken ipin ucunu kaçırıyorum, dostlarımın övmekten hoşlandığı o zihin açıklığım kalmadı artık. dostlarım diye de ilke olarak söylüyorum zaten. artık dostlarım yok, yardakçılarım var. buna karşılık sayıları çoğaldı onların, tüm insanlık onlar. tüm insanlık içinde de ilk önce siz. orada bulunan kişi her zaman ilktir. dostlarım olmadığını nasıl mı biliyorum? çok basit: bunu, iyi bir oyun oynamak, neredeyse onları cezalandırmak için kendimi öldürmeyi düşündüğüm gün keşfettim. ama kimi cezalandırmak? birkaçı şaşıracak, kimse kendini cezalandırılmış hissetmeyecekti. anladım ki, dostlarım yoktu. kaldı ki, dostlarım olsaydı bile, daha ilerlemiş olmayacaktım. eğer intihar edebilsem de sonra suratlarını görebilseydim, o zaman ürküttüğüm kurbağaya değerdi. ama yeryüzü karanlıktır, aziz dostum, tahta kalın, kefen ışık geçirmez. ruhun gözleri, evet kuşkusuz, eğer bir ruh varsa ve onun gözleri de varsa! ama işte, emin değilizdir, hiçbir zaman emin değilizdir. yoksa bir çıkış yolu bulunurdu, insan kendini ciddiye aldırabilirdi en sonunda. insanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur, ancak onların kuşkuculuğunu hak edersiniz. bu durumda, manzaranın tadına varabileceğimize ilişkin tek bir inanç bulunsaydı, inanmak istemedikleri her şeyi kanıtlayıp onları şaşırtmak zahmetine değerdi. ama kendinizi öldürüyorsunuz, o zaman size inanıp inanmamalarının ne önemi var: siz orada değilsiniz ki, zaten uçup gidiveren şaşkınlıklarını ve pişmanlıklarını yakalayabilesiniz, her insanın hayal ettiği gibi, kendi cenaze töreninizde hazır bulunsanız, neyse. kuşkulu olmaktan çıkmak için, düpedüz var olmaktan çıkmak gerekir."
madam tüsiad müzesi madam tüsiad müzesi
20.yy'ın en önemli düşünürlerinden biri olan fransız yazar albert camus'nün 1956 yılında yayınlanan romanı.

kitaptan alıntıdır:

bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona; dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. canı sıkılıyormuş, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu. böylece karmaşa ve dram dolu bir hayat yaratmıştı kendine. bir olayın olması gerek, insan bağlantılarından çoğunun açıklaması işte bu. bir olayın olması gerek, hatta aşksız bir köleliğin, hatta savaşın ya da ölümün bile. o halde yaşasın ölü gömme törenleri!
1 /