mustafa akad

kartalbey kartalbey
the message ( çağrı -hz. muhammed'in hayatı ) ve lion of the desert ( çöl aslanı - ömer muhtar ) gibi büyük bütçeli kaliteli filmleri yönetmiş suriye asıllı yönetmen.iki filmde de usta oyuncu anthony quinn ismini görüyoruz.
melankoliktosbaa melankoliktosbaa
çağrı filminin çekimlerinde arabistanın gazıyla fas tarafından ülkeden kovulur ve bunun üzerine set ekipmanları ile birlikte yanına anthony quinni alarak libyaya geçer, dönemin libya lideri kaddafi "paraysa para, çölse çöl bizde hepsinden fazlasıyla var " diyerek çekimlere destek olacağını belirtmiştir.
kanaat onderi kanaat onderi



islam a en çok katkısı olan kişilerden biridir, çektiği duygusal filmler sayesinde hatırı sayılır miktarda gayri müslim bu dine sempatiyle bakmaya başladı ve müslüman oldu. islamcıların amman daki bir otele yaptığı bombalı saldırıda kızıyla birlikte katledilmiştir. sonrasında islamcı terör örgütü özür dileyip şehit ilan etmiştir ama hem acı hem ironik bir olay.

mustafa akkad ölmeden birkaç yıl önce türkiye'ye gelmiş ve istanbul'un fethi filmini çekmek için finansman aramıştı ama yeri geldiğinde mangalda kül bırakmayan tiplerin hiçbiri böylesine önemli bir yönetmenin filmi için birkaç yüz milyon dolar parayı çıkarıp koymamıştı masaya.
fevki lugat fevki lugat
kendisinin dini görüşlerine katılmasam da çağrı filmi sinema adına oldukça enteresan bir inceleme fırsatı veriyor. çağrı filmi iki kez aynı sahneler taklit edilerek baştan sona çekilmiş bir tür epik hikaye sunar. filmin ingilizce formunda anthony quinn'in de yer aldığı the message tamamen ingilizce olarak arap olmayan oyuncu kadrosuyla çekilmiştir. aynı yıl al-risalah adıyla çekilen film ise tamamen arapça olarak ve arap kökenli oyuncularla çekilmiştir. bu yönüyle bakıldığında bile bu tarz bir kompozisyonun daha önce pek denenmiş bir şey olduğunu sanmıyorum. en azından aynı yönetmenin böyle bir şeye kalkışması oldukça zahmetli bir iş. içeriğe gelecek olursak filmde hikayesi anlatılan kişi muhammed'dir, fakat filmde hiçbir zaman görünmez ve sesi de duyulmaz. bir filmin ana karakterini hiç göstermeden, hatta herhangi bir ifade şekline büründürmeden anlatmak oldukça deneysel bir şey. filmin bıraktığı etkiye bakacak olursak akkad'ın denediği şeyde başarılı olduğunu söyleyebiliriz. bu işe kalkışmak bile başlı başına zor bir şey. islamiyetin politik olarak böyle bir sanatsal ürüne ihtiyacı var mıydı ya da nasıl bir ihtiyaca karşılık bu film üretildi bilemiyorum. ama filmin sinemanın sanatsal yönüne kesinlikle katkı sağladığı söylenilebilir. bu tarz tartışmaların döndüğü bir başka film griffith'in the birth of a nation filmidir. içerik, gönderilen mesaj ve sanatsal üretim konusu her eserin üzerinde ayrı ayrı incelenmeli ve tartışılmalı. çağrı filminin içerik olarak çok tehlikeli bir yanı olduğunu düşünmemiştim izlediğimde. griffith'in filminin yanında birçok kişi için sinemanın en üst seviyelerinde yer alan gone with the wind filmini izlediğimde bu ikileme ben de düşmüştüm mesela. filmde açıkça ırkçı bir alt metin mevcut. güneyli siyahların özgürleştikten sonra amerika'ya zarar verdikleri izlenimi uyandırılıyor. ama her metinde olduğu gibi içeriğin sunulduğu dönem ve ortam göz önünde bulundurulmalı diye izledim. vardığım sonuç o filmin zararlı olduğu ve sanatsal yönünün de çok güçlü olmadığı yönündeydi. bu yüzden gone with the wind'in gözümde pek bir değeri yok. mustafa akkad bu açıdan farklı bir yerde duruyor gibi. sinemaya böyle bir perspektif getirdiği için kendisine teşekkür ediyorum.