ölüm haberi vermek

eskiunited eskiunited
dünyanın en zor şeylerinden biri. bir arkadaşının babası, annesi, çocuğu, kardeşi, yeğeni, sevgilisi, karısı, arkadaşı olabilir. haberi vermek sana görev olabilir belki. düşünsene annesini arıyorsun ve söylemek zorundasın...
floydian floydian
en ağırı da kendi annene, kendi kardeşinin öldüğünü söylemektir. o an zaman ve mekan yoktur, sadece siz ve o varsınızdır. söyleyince hem kendinizi hem de onu öldürürsünüz. nasıl teselli edeceğinizi bilemezsiniz, ne söyleseniz boştur. zaten insana kendisini unutturur.
eyes on you eyes on you
sen üzülme dedim, bir çaresine bakarız.

yokuştan aşağı baktım, nesine bakacaksın. ambulans gelmez, taksi çıkmaz. bakkala indim. seksen model mavi bir reno'su vardı. durumu anlattım.. dükkanı bırakamam dedi. sen arabaya koy, götür. yalnız o yokuşu çıkmaz araba. bizim oğlanı al, sırtlayın, indirin.

çocuğa baktım, 13-14 yaşlarında cılız bir şey, çıktık yokuşu beraber. divanın önüne geçti, amcayı sırtlayacak. sen bir dur dedim. arkadan destek ver. amcayı sırtladım, kapının önüne çıktım, daha yokuşa varmadan, evin köşesinde ayağım kaydı, yüzüstü düştüm çamurlu kara. amca kulağımın dibinde böğürdü. salyası aktı yüzüme. elimin dışıyla yüzümü sildim. bir tarafı çamur, bir tarafı salya olmuştu. hafiften kan da vardı.

çocuk geldi. sen bana bırak abi dedi.sırtladı amcayı, peşinden baktım, hiç tökezlemeden, yan yan indirdi yokuştan, arabanın kapısını açtım, arkaya yerleştirdik. erkut diye seslendi içeriden bakkal. hastane yoluna kadar sen çıkar.

-anahtarı ver abi.

-niye lan!

-abi, sen şimdi o yokuşu çıkamazsın, yanlış anlama, bilmeyen çıkamaz, ben seni anayola bırakayım, oradan gidersiniz.

teyzeyi öne bindirdik. ben de arkaya atladım. anayola çıkarken son dik yokuşta araba titredi. duracak gibi oldu, el freniyle kavrama yaptı, gazı kökledi, çıktık. velede bak, biri alsa yetiştirse , ralli pilotu olur. geçtim direksiyona, acilin önüne çektim. sedye getirip içeri aldılar.

röntgen sırası 45 dakika sonra geldi. tekrar yukarı çıktık. doktor baksın da bir şey desin diye beklemeye başladık. teyze bütün doktorlardan çekiniyor, gel diyorum, gelmiyor, hep biraz öteye kaçıyor. en sonunda genç bir doktor çıktı elinde röntgenle. yakını kim diye sordu. teyze yine kaçtı. biz dedim, teyzeyi süzdü doktor. sen bir gel dedi bana. uzun, gri bir koridordan geçtik, başka bir odaya girdik. iki doktor daha vardı odada, biri masanın arkasında, sanırım hocaları, genç olanlar asistan.

sen nesi oluyorsun diye sordu masanın ardındaki. komşusuyum dedim. akrabası yok mu burada diye sordu. karısı geldi ama çekiniyor, oğlu da kırıkkale'de. daha haber vermedik. ne zaman düştü diye sordu dün düştü diye cevapladım.

-niye beklediniz bu saate kadar?

ne diyeyim, elimi iki yana açtım, başımı öne eğdim. doktor pis pis baktı yüzüme, kanalizasyondan yeni çıkmışım gibi.

röntgeni gösterdi.

-amcanın bacağındaki platin kırılmış, ameliyata almamız lazım hemen. paraları var mı bunların?

kafamı kaldırdım, içimden küfrettim.yeşil kartı uzattım önüne. şöyle bir baktı, onla olmaz dedi.

-bu ameliyatın başka masrafları olur. biz kırılan platini çıkaracağız, bu şart. yapmazsak biz sorumlu oluruz. platini çıkardıktan sonra amcayı yatıracağız. durumuna bakıp öyle karar vereceğiz.

-neye?

-bacağı kurtarmaya çalışacağız. en iyi ihtimalle topal kalır. bütün bunların da masrafı olacak. sen bunu hem karısına hem de oğluna anlat. hastaneden de ayrılmayın. şu kağıdı da karısına imzalat.

-bu ne?

-amca ihtiyar, ameliyatın riski var. birinci derece akrabalarının imzalaması lazım.

kağıdı alıp çıktım. o herife söylemek istemiyordum teyzenin okuması yok diye, asistanı bekledim. gittik, parmak bastırdık.

çıktım acilin önüne, yanımdakinden bir sigara isteyip yaktım. kapıdaki yansımama baktım, yüzüm öfkeden, utançtan ve çaresizlikten kıpkırmızı olmuştu. ilk defa kendi yüzümü öyle görüyordum, hayretle baktım bir süre. öfkem ve utancım ikiye katlandı. dişlerimi sıktım uyuşana kadar. oğlunun evine telefon açtım. karısı sesimi duyar duymaz kapattı. ikinci de kendimi dinletmeye ikna ettim.

amcayı ameliyata sabaha karşı aldılar. üç saat sonra asistan doktor çıktı. yanıma geldi. alnı ter içindeydi. uğraştık dedi. üç saat uğraştık, emin ol elimizden gelen her şeyi yaptık. platini çıkardık ama kanama durmadı. kaldıramadı ameliyatı dedi.

teyze köşede bekliyordu, yanımıza gelmeyi bırak bize bakmaya bile çekiniyordu.

nerede düşmüştü diye sordu asistan.

-yokuştan.

-ah be amca, ah.

dedi ve gitti.

teyze başını kaldırdı, bana baktı. hadi bakalım anlat. ama nasıl? sırf ona değil, herhangi bir insana, bir ölüm haberi nasıl verilir ki? sırf ölüm haberi de değil, başka bir haber, güzel haberler mesela, gizli sevdalar. hepsi aynı. bir insana duyulan sevginin çaresizlikle kesiştiği anlar, hepsi aynı. boşa konuşmak, aşkta da, ölümde de, hepsi bir. umut biter, sadece sözler kalır. kırık dökük, yaralı, tedirgin, gücenik. hiç söylenmese de olacak, hiç söylenmese sonradan çekilen azapları da daha az olacak. boşa söylenmiş sözlerin azabı, çoğu zaman, hiç söylenmemiş sözlerin azabından ağır. bazen bir cevap olur, daha beter. bazen bir bakış olur, son umutları kırılmadan evvel teyzenin bana baktığı gibi, daha beter. koyu koyu kazınır içine o bakış, önce incecik bir saplanış, sonra genişler, büyüyen bir çatlak olur, kıvrım kıvrım yayılır, her yere birden. bir saat gelir, bir tel kopar, bir kiriş çatırdar, kuşlar havalanır önünden, bir bakarsın hayatının bütün camı çerçevesi inmiş, yine ayazda kalmışsın. yüzünün cilası kazınmış, ellerin cebinde, enseni omuzlarına gömmüş, sağa sola boş boş, çaresiz bakıyorsun. aklını toparlamak için gözlerini boşluğa dikiyorsun, kafanda bir uğultu, boşluktan çıkan boşluk, başka hiçbir şey yok.

teyzenin gözlerine baktım, içinde biriken gözyaşlarına, boğazında tıkanıp kalanlara, kuru gözlerine kadar gelip akamayanlara. tanıyordum o gözyaşlarını bir yerden. en çöpsüz denizlerin martıları da böyle ağlar, sadece çocukken inanılan yalanlar da böyle kanatır, mermiler de böyle deler geçer yüreği.

uzaklaştım, arkamdan bir çığlık kopardı teyze, durdum, dönüp bakamadım. upuzun gri koridor boyunca sessizce yürüdüm, hastaneden çıktım.
thetismis thetismis
en zor görevlerden biridir.

kuzenim şehir dışındaydı amcamı kaybettiğimiz gün.

gecenin bir yarisıdir aile apartmaninda oturmaktasındır. bir anda yan daireden yükselen çığlık sesiyle uykunuzdan zıplarsınız, yengenizin çığlığıdır. her ne kadar bir şeylerin ters gittiğini anlasanizda, kabul etmemeye çalışırsınız ve kapıya kosarsiniz o sırada bütün amcalar büyük amcanın evinin önündedir yenge kapıyı zar zor acar evin içinde büyük bir boşluk oluşur. kapıdan içeri giremezsiniz çöker kalırsınız bir süre. 2. babam diye tabir ettigin o adamın öldüğüne bir türlü inanmak istemezsin. abi(kuzen) gelir o an akla son kuvvetle eve geri girilir telefon ele alınır abi aranır. gecenin 4 ü olduğu için haliyle abi telefonu pek hayır olmadığını anlayarak açar. kim öldü ? der sadece söyleyemezsin susar kalırsın nasıl söylenir baban öldü diye sadece " abi amcam" denilebilir. abi hiç bir şey söylemez telefon kapatılır.
kır bahçesi kır bahçesi
hayatımda bu tecrübeyi ilk ölüm haberini yengemin annesinin ölüm haberini ablama vermekte yaşamıştım.

gece 1 di.bu sefer telefonun diğer tarafında ben vardım.

o zor görevi ben icra ediyordum.
kullanıcıcadı kullanıcıcadı
mesleğim gereği alışmam gereken ama hayatımın sonuna kadar alışamayacağımı düşündüğüm haber. insanlara ölüm haberi vermeyi bırakın yakını yıllar önce ölmüş biriyle bile ölüm hakkında konuşurken içim parçalanıyor.
lora blood lora blood
sene 2004, büyükbabam vefat etmişti.
ardahan'da yaşayan teyzem aramıştı annem konuşamıyordu ve teyzeme babasının vefat ettiğini ben söylemiştim. o anın zorluğu anlatılamıyor ki..
hele bir de karşınızdaki insan uzakta ve uzun zamandır vefat eden kişiyi görememişse, gerçekten çok daha zor bir durum.