orhan kemal

1 /
cagrilanyakup cagrilanyakup
cihangir’deki ikbal kahvesi’ne yolunuz düştü mü hiç?
kimsenin pek de uğramadığı o hüzünlü evde, bir yazarın ince bıyıklarından, hüzünlü yaşamına dek birçok şeye tanık olursunuz. ama orhan kemal’in yaşamından söz açarken satırların arasına ille bir ev düşecekse, o cibali’de tekel fabrikası’nın arkasındaki evdir.
müzedeki camlı dolaba gözünüz çarpar hemen. bir takım elbise var orada. kaç tane yaşayan “büyük” türk yazarının artık pantolonu üstünde başında paralanıyor bilmiyorum ama o dolapta, sanki çoğu günler yağmur çamur demeden, yaz kış farketmeksizin beyoğlu’na ya da sirkeci’ye yürüyen bir yazarın iyice solmuş, yıpranmış ama yine de onun satırlarının yüreklerimizde bıraktığı iz kadar tertemiz duran bir takım elbise... yine de yoksulluğun onurunu koruyan bir şey... orhan kemal’in ardından kalan eşyalarda bile yoksulluğun onuru... o değil mi ki avare yıllar’da, postallarının eskiliğinden utanan rum kunduracıya, bırak da onlardan zenginlerimiz utansın diyen...
gidin bakın ikbal’e. orada tarık dursun k’nın ustası bildiği yazarımıza kitabını imzalarken yazdıkları: “hepimizin ustası, babamız orhan kemal’e saygıyla.” edebi ya da belki ebedi saygı mı eksildi, öyle ustalar mı yoksa hayat mı azalarak çekip gidiyor yaşamımızdan bilmiyorum. hayat, yani ustanın yazdıklarında satır satır, kelime kelime, sabah dörtlerde o cibali’deki 1 numaralı evin penceresinden dökülen daktilo şıkırtılarında karşımıza çıkan... o saatlerde kalkıp yazan incecik bir gölgeden bahsediyorum. kışsa sobayı yakmaya çalışan bir adam. sıcacık yatağından kalkarak... yazsa eğer pencereleri açarak, yanında orta kahvesi, ta 9’a kadar. önce hiç sevmediği ama para kazanmak için mecbur edildiği senaryolar, başka yazılar, sonraysa, belki günışığında kendi incelikleri, kendisi, romanları.
işte orhan kemal’in en çok kendi olduğunu belli eden; aydınlık gerçekçi roman anlayışının bildirisi sayılabilecek bir filiz vardı’ya bakalım. bu satırlar hep roman yazmanın ilk olarak insanın içindeki tutkuya içkin bir şey olduğunu anlattı bana yıllar boyu, roman yazacak adamdaki hayat aşkından, kadın aşkından, şiir aşkından, içindeki “büyük hasret”ten. ne olduğunun öyle kolayca tarifi olmayacak ama orhan kemal’in günümüze ulaşmış her eserinde bir yıldız gibi parlayan tutkudur bu. sadece yazma tutkusu belki, belki içindekiyle başa çıkamamak, belki kendiyle savaşında yenilen orduları insanın, her neyse ve her kimse.
“dünya şimdi bambaşka. birdenbire bedri rahmi turuncusu, mavisi, moru, sarısı, pembesi uçuşmağa başladı içimde. sait faik hikâyelerindeki istanbul. ben ki, daha çok işçi ve köylüler türkiye’sini kendime konu olarak almışım. galiba bu renkler cümbüşüyle uğraşan hikâyeci, romancı, ressam, şair, müzisyen dost ya da yabancılar anadan doğma âşık.
...
ben dünyanın bunca güzel olduğunu kırklardan sonra mı seçecektim?
...
kumkapı’da çeşmenin yanındaki manavın açıkta duran domatesleri, portakalları, muzları, elmalarından sarılar, turuncular, kırmızılar uçuşuyor. meyhanede müşteri tabaklarındaki rokalardan, sulandırılmış rakılar, ızgarada kızarmış balıklardan da yeşiller, kül renkleri, maviler... insan demek bir başka gözle, ölü sandığı dünyanın capcanlı renklerini görmeğe başlıyor
...
sağda solda küfürler. küfür bile, küfürler bile renkli, güzel...”

iki türlü yazarlık olduğunu düşünürüm hep. biri hayatın en uzağında duran, oturduğu masa başından dünyaya sataşan, onu okşayan, ona bir şeyler söyleyen, ya da onu hiç umursamayan satırların, dizelerin arasına karışan; öteki de adının dilimize çevrilmiş hali büyük acı olan maksim gorki gibi saroyan gibi orhan kemal gibi yaşamış gözlerin ışığıyla yapılan. çok yaşamış, bilmiş, görüp anlamış gözlerin kırışığında, emeğinde.
bu ikinci tür yazarlığın sonucu eserlerde hep bir ses duyagelirsiniz. hiç tükenmez bir ses. okuduğunuz kişi konuşuyordur sizinle. konuşmak deyince bilirsiniz ki türk edebiyatının en ölmez diyalog ya da iç konuşma ustasıdır orhan kemal. yaşantısal malzemeyi, kâğıda döktüğü kişiyi, kurduğu atmosferi, içinden geldiği çevreyi anlatıya dökerken konuşturma tekniğini öyle güzel kullanır ki bunun tüm o “malzemeyi” çok iyi bildiğinden kaynaklandığını bile anlayamaz, sadece hayranlık duyarsınız. hayranlık duymanın, yukarda da bahsettiğim tutkunun bir parçası olduğunu anlamak için otuzlara yaklaşmak gerektiğini de bilirsiniz böylece.
buyrun usta konuşsun, yine bir filiz vardı’dan:
“ağlamak geçti yüzünden:
—bilmiyorum kim, babamın kulağını doldurmuşlar...
—ne diye?
—yaşlı birisiyle konuşuyor diye...
içimde bir lamba kısıldı.”

orhan kemal romanlarının bir özeliği de şudur: onda sadece kötü ya da sadece iyi insanlar yoktur. düpedüz insan gerçeğiyle karşılar sizi. üstelik bunu sait faik sevecenliğiyle de yapmaz. katı bir bakışla yapar. murtaza mesela, işi için, kuralları için çok sevdiği kızı cemile’yi fabrikanın gece vardiyasında uyurken yakaladığında bir tokatla yere yıkar, kız kafasını sertçe betona çarpar. uyuduğu için ne cemile kötüdür burada, ne de murtaza kızının ölümüne sebep olabilecek sorumluluk duygusunun ışığında ya da karanlığında belki, kötü kişi... her ikisinin de olumlu ve olumsuz yanları vardır.
murtaza, evini ziyarete gelen kardeşi için karısına pastırmalı yumurta yaptırırken anlarız bunu. oturacak doğru düzgün sandalye yoktur evde. o kadar üzülür ki kahramanımız. (dikkat edilecek başka noktaysa, önemli midir bilmiyorum, bugün kaç türkçe romanda pastırmalı yumurtayı bulursunuz bilemem ben! üzerinde upuzun yazılacak bambaşka bir konudur. şimdilik geçelim.) sonra cemile iki üç güne kalmaz ölüverir. o kadar insani bir başka yönüyle karşılaşırız ki orada orhan kemal romanının. oğlu sünnet olduğunda ona limonata ısmarlayacak parayı bulamamış bir yazardan söz ediyoruz. (fikret otyam anlatıyor, arkadaşım orhan kemal adlı şu günlerde tekrardan basılan kitabında.) kızına yanlışlıkla bir tokat attığında içi günlerce acıyan bir babadan; bir kitabını “tüm kahrımı çeken cemile’me, hayat arkadaşıma,” diye imzalayan bir kocadan; hapisten yazdığı mektuba, şimdi o mektubu ve babasını bizlere de anlatma mutluluğuna erişmiş oğlu için, “ona söz verdiğim bisikleti çıkınca alacağım,” diyen adamdan. bu insani yan şudur ki babası murtaza’nın öldürdüğü cemile, mavi taşlı bakır küpeleriyle gömülür toprağa. murtaza kadar neşe içinde, cıvıltılı sayılabilecek bir romanda bunu yapabilen bir adamdır orhan kemal.
görürüz ki diyalog, atmosfer kurma, anlattığı yazınsal malzemeyi yaşantısal karşılıkta birebir izdüşerecek kadar çok iyi bilme yanında orhan kemal bir de türk yazınında melodramatik öğeyi en iyi kullanan yazarlardan biridir.

onun senaryo ve tiyatro yazarlığı da yaptığını biliyoruz. hazır fikret otyam’a ait arkadaşım orhan kemal adlı kitaptan da bahsettik. onun bir kaç mektubundan alıntıyla bitirelim yazımızı o zaman.

tarih 6.12.1965. yazarımız beyoğlu’nda gezerken bir sinema önünde duruyor. türkan şoray’ı çok beğendiğini anlatıyor mektubunda. yerli filmdir, pek iyi değildir gibi önyargılarla giriyor filme. maksadının türkan şoray’ın gözlerini izlemek olduğunu belirtmiş. bahsettiği film ertem eğilmez’in yönettiği sürtük…
“fakat birader, çarpıldım adeta! bir sefer başta türkan, ardından hemen cüneyt, ekrem bora, ötekiler çok ama çok nefis oynuyorlar. bir sofia, bir ne bileyim hangi karın ağrısı da bu kadar güzel oynayabilirlerdi bu rolü... oyunlar nefis, senaryo enfes, reji, kamera, şu bu hakeza.
...
hatta filmin şerefine daldım bir beyoğlu ara sokağına, üç nal mı bir yer var, iki duble...”


bu yazıyı yazdığım pazar günü öyle yalnızım ki. şimdi balkonuma bir güvercin kondu. telli pullu bir şey bekledim ama değildi. bilmem gerek herhalde. yazının yalnızlığında yaşanan şeydir yazarlık. bir filmi, bir tiyatroyu, bir müzik parçasını, bir romanı çok beğenip onun şerefine çay ya da rakı içmeye bir yerlere hep yalnız gidilecek. hep yalnız anılacak bunlar.
ezilmiş leylaklar kitabı’ mı anımsadım. ilk hikâye kitabım. orada cennette inecek var diye bir hikâye vardı. filiz’aşık olan minibüs kalfası ilyas’ı anlatmıştım. orhan kemal’e saygıyla diye başlar. bu yazı da bugün sadece bunun için sevgili usta... saygıyla...
piquetero piquetero
gerçek adı mehmet raşit öğütçü'dür. nazım hikmet hayranıdır. bursa cezaevinde de nazım'la tanışmıştır. bu tanışmayı kendisi için dönüm noktası olarak saymıştır. romanları iyi öyküleri sıkıcı gelir bana.
apollon kelebeği apollon kelebeği
türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan orhan kemalin hayatından şöyle kısaca bahsetmek gerekirse,kendisi 15 eylül 1914 ceyhan doğumludur.babası tbmm 1. dönem milletvekili avukat abdülkadir kemal'dir.ailesinin siyasal nedenlerle suriyeye zorunlu göçü dolayısıyla kendisi öğrenimini ortaokul son sınıfta sonlandırmak zorunda kalmıştır.askerlik görevini yaparken ceza yasasının 94.maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle 5 yıl hapse mahkum edilmiştir.2 haziran 1970'te sofya'da hayata gözlerini yummuştur.tasvirleri,dilinin sadeliği ve müthiş gözlem yeteneğiyle türk toplumunun aynası olmuştur kitapları.eylül insanıdır kendisi hümanist ve gerçekçilikten gelen bir karamsarlık.avare yıllardaki en sevdiğim benzetmelerinden biri de kendi kuru ellerinden ve kambur burnundan dolayı bir komplekse kapılan yazarımız bu durumu için kullandığı şu ifadedir;...beni bir sümüklüböcek gibi kabuğuma çekilmeye mahkum ediyordu...,binbir aşk tarifi arasından en gerçekçi ve yüzeysel tarifte yine avare yıllar kitabından çıkar;ne yapmam gerektiğini pek bilmediğim için aşık oldum bu kahramanın geleceğinin en muallakta olduğu dönemdir.ve kitabının sonunda şöyle bir cümle geçer;herkes sakız çiğner ama çingene kızı tadını çıkarır...,türk insanını daha iyi tanımak için enaz aziz nesin kadar yol göstericidir orhan kemal kitaplarıda kanımca.
varolmanın dayanılmaz hafifliği varolmanın dayanılmaz hafifliği
türk edebiyatının yüz akı yazarlarındandır.

gurbet kuşları, bereketli topraklar üzerinde, eskici ve oğulları, sokaklardan bir kız, 72 koğuş, murtaza başlıca eserleri arasındadır.

dönemin türkiye'sini, aile yaşantısını etkili, güzel ve sade bir türkçe ile sunmuştur.

öylesine canlı anlatır ki istanbul halini, balıkçıları. ne zaman güzel bir kış salatası görsem aklıma orhan kemal gelir.
yagmuradam yagmuradam
romanlarında balzac tarzı bir gerçekçilikle göç, köy-kent ayrımı,kadın işçiler,makineleşme gibi konuları işleyen, bursa cezaevi'de nazım hikmet'in tedrisatından geçerek şairlikle yolunu ayıran hümanizmin etkisinde kalmış yazarımızdır. yaşamı boyunca kentten kente (ceyhan-beyrut-istanbul-adana-kilis-sofya) ,işten işe (yazarlık,şairlik,fabrika işçiliği, senaryo yazarlığı, tiyatro yazarlığı ) savrulmuş olması belki de onu besleyen bir kaynak olmuştur.
fulya oktem fulya oktem
72. koğuş, orhan kemal'in 1954 senesinde yazdığı, burada değerlerini sayıp dökemeyeceğimiz eserlerinden biridir, bir başyapıttır.
bu kitap hakkında okuduğum en etkileyici cümle, "72. koğuş" un insan haysiyetinin düşebileceği en dipsiz kuyunun hikayesini anlattığıdır.
grasp grasp
yaşarken kıymeti bilinmemiş yazarlarımızdan.ömrü yoksulluk içinde geçmiş, zar zor işe girdiği zamanlarda da politik görüşleri yüzünden işten atılmıştır. yazdığı öyküler,romanlar yok pahasına alınıp yayımlanmıştır. memlekette komünist avının olduğu yıllarda bir dava esnasında hakim kendisine neden sürekli yoksulları,sefaleti anlattığını sorar, orhan kemal de ben ne yaşıyorsam ne görüyorsam onu yazıyorum der. ayrıntılarını tam hatırlayamadığım bu olayda bile üstadın ne kadar zor koşullar altında yaşadığı,yazdığı belli oluyor. zaten yaşar kemal de kendisi için şöyle yazmıştır:" hala şaşarım, orhan kemal o güzelim kitaplarını bu dert,bu bela içinde nasıl vakit bulur da yazar? onunla her şeyi soracak kadar arkadaşım ama bu soruyu bir türlü soramadım". şimdilerde eserleri toplumsal duyarlılığı soyutlanan, entrikalarla dolu tv dizileri haline getirilse de orhan kemal'in bu ülkenin yoksullarının,ezilenlerinin sesi olduğuna ve olacağına şüphe yok.
akılfikirdükkanı akılfikirdükkanı
mavi gözlü dev adlı sinema filminde rıza sönmez tarafından canlandırılmış türk romanın en önemli yazarlarından biri. nazım hikmet in bazı şiirlerindeki kişilerin hikayeleri orhan kemal tarafından yazılmıştır. memleketimden insan manzaraları içinde yeralan birçok karakter orhan kemal tarafından tanımlanmış, nazım hikmet tarafından şiire dönüşmüştür. nazım hikmet le üç buçuk yıl adlı bir anı kitabı vardır.
karamuratbenim karamuratbenim
15 li yaşlarımda okula kitap götürmemenin artistlik olduğu dönemlerde tanıştım kendileri ile. arkadaşımın babasının kitaplığından bir kolleksiyon kitabıydı. çalışma masasında gördüğümde "aaa kitap" diye almıştım boş bulunup. arkadaşın babası mağrada yaşadığımı düşünmüş olacak ve yüzümdeki bokumda boncuk buldum ben sevincine endeksli olarak "senin olsun oğlum, hediyem olsun" dedi, kolleksiyonunu bozup ve öyle tanışmıştım bekçi murtaza ve ondan sonra ki tüm kitaplar ile. kolağası * dayısı gibi olmak için bekçi olmuş, işini dünyanın en önemli işi olarak gören bir idealist. patron pisliğini, işçinin ezilmişliğini görünce de coşan bir adamdı bekçi murtaza. şimdilerde belki de "hanımın çiftliğinin kitabı da çıkmış" diye dolanıyor 15-17 yaşında veletler. kızamıyorum. arkadaşımın babası o kitabı masada unutmasa ve bana hediye etmeseydi, belki ben de onlar gibi şimdi öğrenecektim orhan kemal'i. iyi yazardır. fukaralık içinde ölen yazardır.
donkişot donkişot
baba evi ve avare yıllar romanlarında futbola olan tutkusunu etraflıca anlatmış yazar. romanlarında bol diyalog kullanması, konuşma diline ağırlık vermesi yönüyle kolay ama zevkle okunan bir yazardır. gurbet kuşları romanı halit refiğ tarafından filme çekilmiş, altın portakal'da en iyi film ödülünü alan ilk film olmuştur. müfettişler müfettişi adlı harika romanı da gogol'un müfettiş'inin türkiye'ye uyarlanmış halidir. vakti zamanında tiyatroya da uyarlanmıştı.
1 /