sabahattin ali

2 /
van den budenmayer van den budenmayer
"istek" adlı, özellikle son 2 kıtası kendisi açısından hayli ironik olan güzel şiirin yazarıdır...

yanıyor beynimin kanı
bilmem nerelere gitsem?
içime sığmayan canı
hangi rüzgara eş etsem?

akşam sular karardı mı
bir dağa versem ardımı
içimi yakan derdimi
sağır göklere anlatsam

içiliversem dem gibi
kırılıversem cam gibi
şamdanda yanan mum gibi
sabahı görmeden bitsem

bir yüce ormana dalıp
ya bir dağ başına gelip
beni yaradanı bulup
malını başına atsam

görünmez kollar boynumda
yârin hayali koynumda
sıcak bir kurşun beynimde
bir ağaç dibinde yatsam
muglak muglak
sezen aksu'nun en güzel şarkılarından biri olan 'çocuklar gibi' nin söz sahibidir.

bende hiç tükenmez bir hayat vardı
kırlara yayılan ilkbahar gibi
kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
göğsümün içinde ateş var gibi

başını göğsüme sakla sevgilim
güzel saçlarında dolaşsın elim
bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
sevişen yaramaz çocuklar gibi

hissedince sana vurulduğumu
anladım ne kadar yorulduğumu
sakinleştiğimi durulduğumu
denize dökülen bir pınar gibi

başını göğsüme sakla sevgilim
güzel saçlarında dolaşsın elim
bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
sevişen yaramaz çocuklar gibi

sözün şiirlerin mükemmelidir
senden başkasını seven delidir
yüzün çiçeklerin en güzelidir
gözlerin bilinmez bir diyar gibi

başını göğsüme sakla sevgilim
güzel saçlarında dolaşsın elim
bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
sevişen yaramaz çocuklar gibi

başını göğsüme sakla sevgilim
güzel saçlarında dolaşsın elim
bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
sevişen yaramaz çocuklar gibi.
gölgeningücü gölgeningücü
yeşil imzalı kartvizit


karar vermişti sabahattin ali; kaçacaktı. mart sonunda trakya'dan bulgaristan'a geçecek, sınırı geçince de yeşil kalemiyle imzalayacağı bir kartviziti kendisini kaçıran adama verecekti.
adam, o kartviziti berber hasan'a verip parasını alacaktı.
berber hasan da kartviziti rasih nuri'ye gösterecekti.
bu, "işlem tamam" anlamına gelecekti.
* * *
rasih nuri, nisan ortası berber hasan'ın dükkânına gitti.
tıraş olurken konuyu açmaya niyetlendi; berber arkadan "dikkatli ol" işareti yaptı.
konuşamadılar.
rasih nuri, tedirgin çıktı dükkândan... ani bir kararla geri döndü.
"- para verirken küçük bir kâğıt düşürmüşüm. yerlere bir baksanıza" dedi.
"- nasıl bir kâğıt?" diye sordu hasan...
"- küçük bir kart" dedi rasih nuri, "...üzerinde yeşil yazılar olacak."
hasan paravanın arkasına gitti. yeşil kalemle imzalanmış bir kartla döndü.
demek başarmıştı sabahattin ali; sınırı geçmişti.
* * *
aradan bir ay geçti, ses çıkmadı.
sonra gazetelerde acı haberi okudular:
"sabahattin ali, bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken kılavuzu tarafından öldürülmüş"tü.
kılavuzunun adı ali ertekin'di.
ifadesine göre sınıra doğru yürürken sabahattin ali bulgaristan'a gidip oradan türk hükümetini devireceğini söylemişti. bunu duyunca "milli hisleri galeyana gelen" ali ertekin, onu teslim etmeye karar vermiş ve kitap okumakta olduğu bir anda elindeki odunla başına vurmuştu. sözde amacı yaralamaktı. öleceğini düşünmemişti. öldüğünü anlayınca da orada bırakıp gitmişti.
peki ya yeşil imzalı kartvizit?
sabahattin ali, sınırı geçtiğini kanıtlayan bu kartı nasıl olup da imzalamıştı?
arkadaşı rasih nuri'nin aklına bir tek açıklama geliyordu.
milli emniyet'in sınırda sahte karakolları vardı. sabahattin ali, bulgarlara ait sanıp sığındığı o karakolda kartı imzalayıp kılavuzunu geri yollamıştı.
sonra tutuklanıp işkenceye götürülmüş, orada öldürülmüştü.
cesedi de sınır boyuna atılıp çürümeye terk edilmişti.
* * *
bu tez hiçbir zaman soruşturulmadı; kanıtlanamadı.
ordudan ihraç bir eski subay olan ve sonraları milli emniyet tarafından başka işlerde görevlendirilen ali ertekin, yazar - şair sabahattin ali'nin katili olarak yargılanıp 4 yıl hapse mahkûm edildi.
dosya kapandı.
ancak türkiye'de ve dünyada amansız bir "komünist avı"nın sürdüğü 1948 baharında yaşanan ve "1946 doğumlu türk demokrasisinin ilk faili meçhul cinayeti" sayılan bu cinayet hiç unutulmadı.
* * *
şimdi katledilişinden 56 yıl sonra ankara sanat tiyatrosu, "benim meskenim dağlardır" oyunuyla yeniden sahneye çıkarıyor sabahattin ali'yi ve ona kıyan cinayeti...
ali'nin romanlarından, öykülerinden, şiirlerinden derlenen ve zaman zaman çelik gibi sertleşip bazen nahif bir türk filmi duygusallığına bürünen rutkay aziz imzalı bu oyun, kızıltepe'de 12 yaşındaki uğur'un babasıyla birlikte terörist diye sırtından kurşunlandığı bir dönemde sahneye çıkıyor.
çok partili demokrasimizin "faili meçhuller galerisi"ndeki ilk kurban sabahattin ali, yarım asır geriden, son kurban küçük uğur'a sesleniyor sanki:
"bir gün kadrim bilinirse/ ismim ağza alınırsa/ yerim soran bulunursa/ benim meskenim dağlardır"

can dündar
elem i mucevher elem i mucevher
leylim ley , aldırma gonul , melankoli gibi bilindik şarkilari yazmış şair, yazar. kurk mantolu madonna en güzel romanlarındandır. kahraman hikayenin sonunda okuyucuyu sasırtır. sabahattin ali dili oyle yalın ve sade kullanır ki hayran kalmamak elde değildir. kuyucaklı yusuf, icimizdeki seytan da önemli eserleridir
ipimlekusagim ipimlekusagim
hikâye ve romanlarıyla türk edebiyatının gelişim çizgisi içinde önemli bir yer edinmiş olan sabahattin ali (1907-1948), 1939’da ankara devlet konservatuvarı öğretmenliğine getirilmişti. 1935-45 arası yazarlığının en verimli dönemi olmuş; ardarda birkaç kitabı, dergi ve gazetelerde şiir, hikâye, roman, oyun ve çevirileri yayımlanmıştı.

“içimizdeki şeytan” adlı romanında ırkçı-turancıları eleştirmesi, bu kesimin sert tepkiler göstermesine yol açtı. eski arkadaşlarından nihal atsız, “içimizdeki şeytanlar” adlı bir kitapçık (1940) yayımladığı gibi, 1944’te orhun dergisinde çıkan “başvekil saraçoğlu şükrü’ye açık mektup”unda saldırılarını ali nezdinde de sürdürdü. sabahattin ali’nin buradaki suçlamalar dolayısıyla dava açmasının ardından, duruşmalar boyunca ırkçı-turancılar birtakım gösteriler yaptı. davayı sabahattin ali kazandı. ancak aralık 1945’te bakanlık emrine alındı. bu, yaşamını yazarlıkla kazanma kararı alıp öğretmenlikten istifa etmesine yol açtı.

ilkin aziz nesin’le bir mizah gazetesi yayımlamak üzere anlaştılar. sabahattin ali, 25 kasım 1946’da ilk sayısı çıkan marko paşa’nın sahibi ve sorumlusu görünüyordu. büyük ilgi gören ve o tarihe kadar hiçbir mizah dergisinin sağlayamadığı sürüme ulaşan marko paşa, sıkıyönetim tarafından sık sık kapatıldı. bu yüzden yayın çizgisini malûm paşa, merhum paşa, mazlum paşa, yedi sekiz [hasan] paşa, öküz mehmet paşa, alibaba gibi adlarla sürdürdü. kapatılmakla yetinilmiyor, soruşturma ve davalar açılıyordu; sabahattin ali, iki kişi birden mahkûm olmasın diye, başkalarının yazdığı, imzasız yayımlanan yazıların sorumluluğunu da üstleniyordu.

kimi davalardan mahkûm olan, birkaç ay cezaevinde kalan sabahattin ali’nin 1947’de yayımlanan “sırça köşk” adlı kitabı da içindeki aynı adı taşıyan ve rejimi eleştiren hikâyeden dolayı bakanlar kurulu kararıyla toplatıldı. marko paşa ve süreği olan mizah gazetesini çıkarma ve yazılarını yayımlatma olanağı kalmadığı, açılan ceza davalarının sürdüğü bir dönemde sabahattin ali, kamyon işletmeciliğine başlayıp, en asil duyguların insanı olacaktı.

kamyon, melek celal sofu adlı zengin bir dulundu. ancak bu hanımın onunla iş yapar görünmek istememesi nedeniyle, adalet cimcoz adına kaydettirilmişti. sabahattin ali, şoför salim’le birlikte iki üç kez anadolu’ya yük götürüp getirdikten sonra, 31 mart 1948 günü istanbul’dan kamyonla kırklareli’ne hareket etti. yanına şoför muavini olarak ali ertekin’i almıştı. kızılcadere köyünde salim’i geri gönderip ali ertekin’le yola devam etti.

işte türk siyasi tarihinde sabahattin ali yaşantısının bundan sonraki dönemi kesinlikle aydınlatılmış değildir.

sabahattin ali’nin ölüm haberi uzun süre gizli kaldıktan sonra, 12 ocak 1949 günlü gazetelerde yer aldı. ve ünlü yazarı 1910 doğumlu yugoslav göçmeni ali ertekin’in öldürdüğü öne sürülerek dava açıldı. ali ertekin türk uyruğuna geçtikten sonra gönüllü erbaş okulu’nu bitirmişti. 1945’te süvari gönüllü üstçavuşu’yken, silah çaldığı gerekçesiyle askeri mahkeme tarafından 4 ay 20 gün hapis cezasına çarptırılmış ve askerlikle ilişiği kesilmişti. öne sürüldüğüne göre, ertesi yıl bulgaristan’a kaçmış, bir süre sonra geri dönerken sınırda yakalanmış ve komünizm sanığı olarak tutuklanmıştı. cezaevinde aynı suçtan mahkûm berber hasan tural’la dost olmuştu. ve bu erbaş sözümona ali'yi vurmuştu.

yakın tarihte nükseden yığınla faili meçhul cinayet gibi ali'nin de katilleri 'gizil bir güç' tarafından korunuyordu. bu yüzden belki edirnekapı’da berberlik yapan hasan tural’ın da olayda parmağı bulunduğu öne sürülecekti. 1939’da bulgaristan’dan göçmen olarak gelen hasan tural, kimi iddialara göre polisin adamıydı. resmi açıklamaya göre ise, komünizm propagandası yaptığı ve kardeşinin bulgaristan’a kaçmasına yardım ettiği gerekçesiyle 1 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırılmış, üsküdar paşakapısı cezaevinde ali ertekin’le tanışıp dost olmuştu. sabahattin ali’nin berber hasan’la cezaevinde yatarken tanıştığı anlaşılıyordu.

polisin açıklamasında, cezaevinden çıktıktan sonra ali ertekin’le hasan tural’ın yurt dışına adam kaçırmak için işbirliği yaptıkları öne sürülüyordu. bu kişilerin, bir yandan adam kaçırırken bir yandan da polisle işbirliği içinde oldukları yolunda iddialar da ortaya atılacaktı...

sabahattin ali’nin ölümüyle ilgili resmi açıklamada ise, vedat adını kullanan bir polisin, berber hasan tural’a bulgaristan’a kaçmak üzere başvurduğu ve 200 lira ödemesi koşuluyla anlaştıkları, bunun üzerine 19 kasım 1948 günü kırklareli’nde ali ertekin’le buluşup ormana girdikleri, sınıra ulaştıkları sırada vedat’ın ortadan kaybolduğu anlatılıyordu. 21 aralıkta ali ertekin, bu olayla ilgili olarak yakalanmıştı. açıklamaya göre, bu adam kaçırma sanığının evinde arama yapılmış, uzun süredir ortadan kaybolduğu için aranan sabahattin ali’ye ait eşya bulunmuştu. ertekin sıkıştırılmış ve sabahattin ali’yi öldürdüğünü itiraf etmişti.

“sabahattin ali’yi vatanseverlik duygularım rencide edildiği (incitildiği) için öldürdüm,” diyordu. lafa bak; ogün samast da aşağı yukarı bunu diyordu değil mi? neyse, her nedense, aynı adam kaçırma olayının sanığı berber hasan tural’la ilgili bir işlem yapılmamıştı. ali ertekin poliste, sorgu yargıçlığında ve mahkemede şunları anlatmıştı:

“bir gün hasan tural bana, seni bir kamyona 150 lira aylıkla muavin vereceğim, az zamanda şoförlük öğrenirsin, aynı kamyona da şoför olursun; o zaman ayda 250 lira alırsın. ilerde trakya’dan karpuz, kavun taşır, çok para kazanırız, dedi. aradan bir süre geçti. bir gün anadoluhisarı vapurundan köprü’ye gelince, yaya ilerlerken yanıma gözlüklü, kır saçlı, iyi konuşan orta boylu bir adam yaklaştı. ‘nasılsın, iyi misin?’ diye hatır sorduktan sonra: ‘sen beni tanımazsın, senin iyi adam olduğunu bana söylediler’ deyip uzaklaştı.

bir gün hasan tural’la konuşuyorduk. bana: ‘şimdi birisi gelecek, kamyonu var. kırklareli’ne peynir almaya gidecek. seni de yanına şoför muavini vereceğim’ dedi ve edirnekapı dışında bir kahveye gitmek üzere beni de yanına aldı. biraz geçince köprü’de gördüğüm gözlüklü adam da geldi. başka bir masaya oturdu. sonra çıktı. hasan tural bana: ‘ben de çıkıyorum. az sonra da sen kalk, bizi takip et’ dedi. öyle yaptık. mezarlıklara doğru yürüdük. üçümüz bir yerde birleştik. hasan tural, beni tanıttı. sonra da bana: ‘ali bey’ dedi, ‘seni yanına muavin vereceğim kamyonun sahibi. yarın kırklareli’ne gideceksiniz. sabahleyin topkapı dışında buluşursunuz. tamam mı?’ tamam dedik ve ayrıldık.

29 mart 1948’di. istanbul’da çoğu kimse uyurken sabahattin ali, şoförü salim, kamyonla topkapı’ya geldiler. ben de asfaltta paltomun yakasını kaldırmış bekliyordum. kamyon yanıbaşımda durdu, atladım. silivri’ye kadar gittik. şoför salim benzin almak için şoför mahallinden indi. bunu fırsat bilen ali bey, bana: ‘kırklareli’nde inip birkaç saat dolaş. şehitlik mevkiinde bizi bulursun. alacak peynir bulamadığını söylersin’ diye tenbih etti. kırklareli’nde dediği gibi yaptım. ali bey, ‘üsküp’te buluruz belki’ dedi. üsküp’e yakın bir yere kamyonu götürmesini şoförüne söyledi. kızılcıkdere’de kamyondan indik. ali bey bu defa şoförüne şöyle dedi: ‘salim, biz peynir almak için ola ki üç dört gün köylerde dolaşırız. kamyon boş durmasın, sen lüleburgaz’a odun taşırsın. sonra buluşuruz.’
kamyon uzaklaştıktan sonra, ali beyin isteğiyle yolu bırakarak ormana daldık...”

ali ertekin’e göre, yolda giderlerken sabahattin ali, “ben marko paşa gazetesinin sahibi sabahattin ali’yim. sen beni de osman ve ibrahim gibi bulgaristan’a kaçıracaksın. şimdiye kadar senden hüviyetimi sakladım. osman sana yolu öğretmiş, ben de tirnoviçe’ye geçeceğim,” demişti. ertekin, sabahattin ali’nin kendisine şunları söylediğini öne sürüyordu:

“şimdi sınıra yakınız. yorgunuz. şöyle bir kestireyim. kaçmak zamanı gelince bana haber ver. ben buradan gideceğim. ruslarla beraber döndüğüm zaman bu memlekette hürriyetin ne demek olduğunu öğreneceksiniz. ben şimdi tırnavacık’a gideceğim. oradan sofya’ya. sofya’dan moskova’ya varacağım. moskova’da bir çek pasaportu çıkarttıktan sonra romanya’ya ve daha sonra fransa’ya geçeceğim. fransa’daki türkleri teşkilatlandıracağım. yapılacak yardımlarla onları bir taraftan mülteci sıfatıyla, öte yandan muntazam pasaportla türkiye’ye sokacağım. onlar dışardan geldikleri için kolay tanınmazlar. böylelikle memleket içindeki teşkilatı kuvvetlendirip işin başına geçeceğiz. bu rejimi yıkacağız.”

ali ertekin, bunları anlattıktan sonra ekliyordu:

“görüyordum ki, sabahattin ali’nin fikirleri fena idi. onu çobanların sık sık geçtiği bir yere getirmiştim. maksadım yakalatmaktı. fakat aksi gibi hiç gelip geçen olmadı. bu arada sabahattin bey çok yorgun düşmüştü. eşyaları da kendisine fazla gelmeye başladı. bana: ‘al bunlar senin olsun’ dedi. artık iyice anlamıştım ki yol arkadaşım o gece sınırı aşmaya karar vermişti. benim de heyecanım durmadan artıyordu. bir gün türkiye’ye bulgarlarla rusların geleceğini düşünerek deli gibi oluyordum.”

sanık ali ertekin, sorgu yargıçlığındaki ifadesinde cinayeti şöyle anlatıyordu:

“bu sözleri işitince beynim attı. vaktiyle rusların 93 harbi’nde dedelerime fena muameleler yaptığını babam bana söylemiş ve anlatmıştı. bu sözlerden sonra sabahattin ali’nin türklükle alakası olmayan ve türk milletine fenalık için harice kaçmak isteyen bir canavar olduğunu anladım. zaten elinde de şişkin bir çantası vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan muzır evrakı düşündüm. heyecanım üzüntüye dönüştü. titremeye başladım. her geçen saniye asabımı bir kat daha sarsıyordu. gözlerim kararır gibi oldu. işte bu milli düşünce ile birdenbire irademi kaybederek elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafına yüzüne doğru şiddetle vurdum. suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. bu iki darbeden sonra sabahattin ali sağ tarafına doğru yıkıldı. ağzından burnundan kanlar boşandı. dikkat ettim. hafif hafif nefes alıyordu. bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. ölmüştü.” olayın(?) tarihi, 2 nisan 1948’dir.

ceset, sorgu yargıçlığı kararnamesine göre, şöyle bulunmuştu:

“16 haziran 1948 günü kırklareli’nin üsküp nahiyesi halkından çoban şükrü, nahiye jandarma karakoluna müracaatla sazara köyü civarında hayvan otlatmakta iken hedye köyüne 50 metre mesafede ormanda bir çatak içerisinde 4,5 ay evvel öldüğünü tahmin ettiği bir ceset gördüğünü ihbar etmesi üzerine tahkikat açılmış ve beypınar köyünden şakir kumral, adapazarı’nın selahiye köyüne gitmek üzere 28 nisanda evden ayrılan babası mustafa kumral’dan mektup ve haber almadığından bulunan cesedin babasına ait olması ihtimalini ileri sürmüşse de ceset üzerinde bulunan eşya ve altın dişin babasına ait olmadığını beyan etmesi üzerine keyfiyet tahkik edilerek, mustafa kumral’ın adapazarı’nın selahiye köyünde hayatta olduğu anlaşılmıştır. gereken tahkikat yapıldığı halde cesedin hüviyeti tespit edilememişti. hükümet tabibi adli muayene neticesinde, ... iskelet haline dönüştüğünü, ancak... iskeletin dağıldığını ve yüz kemiklerinden bazılarının eksik olduğunu ve kafada sağ kemik civarında bir çöküntü ve buna tekabül eden iç safihada da bir muhaddebiyat (yüzde çöküntü) görmüş, bundan maada diğer kemiklerde ezici, kesici, delici ve yakıcı yara izi tespit olunmadığını, ölüm sebebinin fennen tayinine imkân olmayıp adli tahkikatla meydana çıkabileceğini beyan etmiştir.”

ali ertekin, 9 ocak 1949 günü sazara köyüne götürülerek olay yerinde keşif ve uygulama yapıldı. burada özellikle dikkati çeken nokta, ali ertekin’in sabahattin ali’yi sınıra çok yakın bir yerde öldürdüğünü söylemesine karşılık, cesedin sınırdan 35 kilometre içerde bulunmasıydı. 30 nisan 1949 günü kırklareli ağır ceza mahkemesinde başlayan, basının büyük ilgi gösterdiği duruşmalar sırasında ali ertekin, ısrarla sabahattin ali’yi “milli hislerin tesiriyle” öldürdüğünü öne sürdü. yakın tarihimizdeki dink cinayetiyle benzerlik şaşırtıcı. dinlenen kimi asker tanıklar, ertekin’in hırsızlık suçunu işlediği için ordudan uzaklaştırıldığını, “ufak bir menfaat karşılığı her şeyi yapacak, hatta cinayet işleyebilecek bir karakterde” olduğunu söylediler. tabii biz de yedik.

sanık avukatlarından biri, mahkemeye verdiği dilekçede ali ertekin’in uzun süre milli emniyet teşkilatı’nda çalıştığını, ülke çıkarlarına hizmet ettiğini ifade ederek bunun bir kere de ilgililerden mahkeme huzurunda sorulmasını, gerekirse gizli oturum yapılmasını istedi. bu istem kabul edildi ve bir saat süren gizli oturumda milli emniyet görevlileri dinlendi.

olay yerinde mahkemece yapılan keşifte de, ali ertekin’in ifadeleri arasında gerçeğe uymayan noktalar bulundu. cesedi bulan çoban, bunu ilk kez ali ertekin’in gösterdiği yerden içerde ve çukurda gördüğünü söylüyordu. ali ertekin, kayalıkların dibinde oturduklarını, oradan yolun göründüğünü öne sürmüştü. gerçekte, o dolayda yol yoktu. bu arada istanbul emniyet müdürlüğü’nden gelen bir yazıdan ali ertekin’e emniyetçe iki kez 50’şer lira ikramiye verildiği anlaşıld (ohh, ne ala. vakti zamanın susurluğu kıvamında, hibe edilen silahlar ve örtülü ödenekler).

duruşma aşamaları incelendiğinde, sanık ali ertekin’in ve onunla ilişkide bulunan kişilerin emniyetle bağlantıları bulunduğunu ortaya koyan kimi bulgulara rastlanmakta; bunun dışında olayın aydınlanmasını sağlayacak ipuçları elde edilememektedir. 14 ekim 1950 günlü oturumda mahkemenin kararı açıklandı: demokrat parti’nin iktidara gelmesinden sonra çıkarılan af kanunu’nu ve kimi “hafifletici sebepler”i gözönüne alan yargıçlar, ali ertekin’in dört yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermişlerdi. iki yıldır hapiste bulunan ertekin, kararın okunmasından sonra “sağolun” diyerek teşekkür etti. esas sen ve şahsında vatan sağolsun be ertekin!

sabahattin ali’nin bir cinayet sonucu öldürüldüğünün anlaşılması üzerine çeşitli söylentiler yayıldıysa da, cinayette resmi makamların parmağı bulunduğu tezi açıkça ortaya atılamadı. sabahattin ali’nin kitapları ancak 1960 sonrasında yeniden basılabildi; cinayet üzerindeki kuşkular da açıkça 1968’lerde dile getirilmeye başlandı ve konu, 1970’lerin sonlarında uzun uzun tartışıldı; pek çok görüş ve varsayım ortaya konuldu.

sabahattin ali’nin çok eski arkadaşı samet ağaoğlu’nun ölümünden (ağustos 1982) on yıl sonra (nisan 1992) “siyasi günlük”ü yayımlandı. “eski yazı ile küçük cep defterlerine not” edilen bu günlüğe, sabahattin ali’nin öldürüldüğünün basında yer aldığı günlerde, 14 ocak 1949’da yazdıkları şöyleydi:

“dün menderes, sabahattin ali’nin hükümet tarafından öldürüldüğünü, hadisenin on gün kadar evvel olduğunu, hükümetin bu işi nasıl meydana çıkaracağını çok düşündüğünü, eğer geçmişte 33 kişinin öldürülmesi hadisesi olmasaydı, meydana çıkartmamak yolunu tutacaklarını, fakat buna imkân bulamadıklarını, bunun için hadiseye gazeteye yazılan şekli verdiklerini anlattı. açılan yolun fena olduğunu söyledim. ‘doğru, inşallah bununla ebediyen kapanır’ cevabını verdi.”

buradaki “hadisenin on gün evvel olduğu” sözünün “on ay kadar evvel” diye düzeltilmesi gerekir. asıl dikkati çeken şudur: güçlü muhalefet partisi demokrat parti’nin liderlerinden biri bu sözleri söylemiş ve samet ağaoğlu bunları yayımlanmak üzere kaleme alınmayan günlüğüne geçirmiştir. bu, önemli bir tanıklıktır. bu tanıklığa karşın, sabahattin ali cinayetinin nasıl işlendiğini aydınlatacak bilgilerden yoksunuz.

kimi alıntılara gittim; "bilinmeyen yönleriyle cumhuriyet tarihi" ve alpay kabacalı'ya teşekkür.
constantinopole constantinopole
öyküleri romanları bizlere dışımızda dünya olduğunu gösteriyor. her öyküsünden aynı tadı alabiliyorum. hepsinde sanki o dönemde yaşar gibi hissediyorum. acıları yolsuzlukları aşkları hastalıkları ve mutlulukları ile hayatı köşede yaşayan insanların memurların köylülerin yaşamlarını görüyorum. öyle yerlere götürüyor ki insanı on yıllar öncesinde o yaşanılan acıları hissediyor gibi olyuorsunuz.

kürk mantolu madonna kuyucaklı yusuf ya da içimizdeki şeytana denilecek bir şey bulamıyorum bile. kürk mantolu madonnayı okuduktan sonra etkilenmeyen ve benzer bir aşkın susuzluğunu çekmeyen var mıdır acaba?
2 /