sinop cezaevi

abanali abanali
bu ara popiler olan parmaklıklar aradında dizisi burada çekilmektedir.daha önceleride ferhan şensoyun pardon filmi burada çekilmiştir.bu cezaevi ile ilgili bir çok efsane vardır.daha önceleri pala lakaplı eski bir gardiyan cezaevini gelenlere gezdiriyordu.simdi yasaklanmış sanırım.ama sinoba giderseniz palayla muhabbet edin mutlaka.kime sorsanız gösterir.
pedaliza pedaliza
her köşesi ayrı ürküten, hücrelerinin, bazı yerlerdeki elektrik prizlerinin ne amaçla kullanıldığı düşünülünce mideye kramp girmesine yol açan,pala bıyıklı bir adamın gezdirip, gayet soğukkanlı bir şekilde "burada da çocuk mahkumlar kalıyordu, şurda kışın soğukta kafalarına kaynar su dökülüyordu" vs. diye anlatarak beni kendimden geçirmiş, bayılmak üzere olduğumu anlayan annemin koluma girip beni dışarı çıkarmasıyla sakinleştiğim yer.
alt ve üst kenarları paralel olan dörtgen alt ve üst kenarları paralel olan dörtgen
dışarda deli dalgalar
gelir duvarları yalar
beni bu sesler oyalar
aldırma gönül aldırma
aldırma gönül aldırma
gönül aldırma

kurşun ata ata biter
yollar gide gide biter
mapus yata yata biter
aldırma gönül aldırma
aldırma gönül aldırma
gönül aldırma

görmek istersen denizi
yukarıya çevir yüzü
deniz gibidir gökyüzü
aldırma gönül aldırma
gönül aldırma

dizelerinin oluşmasına neden olan mekan.
eugenie eugenie
aylar sonra bile hatırlandıkça negatif enerjisini hissedebileceğiniz cezaevi. özellikle hücreler ve kadınlar koğuşu çok etkileyici, orada bir zamanlar birilerinin yaşamak zorunda kaldığını düşününce insanın içi bulanıyor. özel bir ilgi, bir amaç vs varsa mutlaka görülmeli, ancak turistik amaçlı gezmek en azından o günün kötü geçmesine neden olabilir.
ruhuma uykudan hafif gelir ölüm ruhuma uykudan hafif gelir ölüm
görülmesinin üzerinden yıllar da geçilse insanın psikolojisini derinden etkileyen yer.

yaklaşık 6 - 7 sene önce gidip gördüğüm, etkisini hala hissedebildiğim, her bölümünü hatırladığım yer benim için. uzun zaman önce boşaltılmış, şimdilerde müze gibi de denebilir kendisine. benim gittiğim sene eski gardiyanlardan pala gezdiriyordu. tabi her bir bölümünü, yapılan işkenceleri anlatarak. insanın kanını donduracak cinsten bölümler, işkenceler... insanların kendi dışkılarıyla kaldığı, ışıksız hücreler en çok sarsan belki de. (yanılmıyorsam "parmaklıklar ardında" dizisinde bu hücrelerde bi' kadın mahkum sahnesi vardı.) herkesin bir defa da olsa gidip görmesi gereken yerlerden. o prangalar, bi' zamanlar birilerinin ayaklarında olduğu bilinen prangalar, ufacık ziyaretçi kabinleri, kadınlar koğuşu. mahkumların denizi görmelerini engellemek için yüksek duvarlar, çocukların koğuşu, deniz sularının duvardan sızıp yarattığı rutubetin kokusu... ve o rutubette kalan insanların olduğunu bilmek.. insanlık dışı her ayrıntı bulunmakta ve daha içeri ilk adımı atar atmaz insanın tüylerini diken diken ediyor. zaten eğer turdaysanız, rehberler tarafından uyarıda bulunuluyor, "psikolojiniz etkilenebilir, kaldıramayacaksanız girmeyin." diye. bizimle bir gelenlerden bi' iki kişinin pala'nın anlattıklarının yarısında dayanamayıp çıktığını da net hatırlıyorum. sözün özü; gidin, görün, denizi ve gökyüzünü görerek nefes alabildiğiniz için şükredin.

ekleme: araştırdım, buldum; 99 yılında boşaltılmış, kültür bakanlığına devredilmiş.
max brod max brod
bir zindanı vardır ki, insan ziyaret için meraktan girdiğinde bile irkilir. tuvalet olsun diye yapılmış bir köşe sadece yerden beş cm yükseklikte bir taştır, deliği filan olmayan bir taş. prangalar ise bir insanın tek başına taşımasının bile pek de kolay olmadığı cinstendir. inanıyorum ki, bir insan orda tek başına sadece beş dakika geçirse, çıktığında aynı insan olmayacaktır.
kendini ahmet sanan süleyman kendini ahmet sanan süleyman
uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içinde bir hapishanede kaldım. kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. on adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmek mecbur kalmak az azap mıdır? bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

sabahattin ali - duvar adlı öyküsü