sence de sevişmemizin zamanı gelmedi mi diyen kız

sıvaz regal sıvaz regal
uzun zamandır kovaladığım 3 günlük tatilimin ilk sabahına uyanmıştım.

planım; her türlü sosyal aktiviteden uzak durup evde yayılıp dinlenmekti.

mutfağa gidip tost makinasını fişe takıp banyoya girdim. küvetteki viledayı çıkarıp duşumu aldıktan sonra havluyu belime bağlayıp tekrar mutfağa geldim. kaşarı ve sucuğu dolaptan çıkarıp tezgahın üstüne koyarken telefonum çaldı.

+ efendim?
- sıvaz??
+ efendim?
- naber, nasılsın?
+ iyidir sen nasılsın?
- iyiyim bak ne diyeceğim?

o arada telefonu omuzumla kulağımın arasına sıkıştırıp tost ekmeklerini yağlamaya başladım.

+ söyle sendeyim.
- yarına harbiye açık havada konser var gelir misin?
+ gelmem.
- niye ya?
+ kızım kaç aydan beri tatil kovalıyordum 3 gün of verdim kendime. evdeyim dinlenicem.
- olum sırtında taş taşı demiyorum konsere gelicen işte!
+ kimin konseri?
- yıldız.
+ kimler var?
- emel var sevgilisiyle. burak geliyor, ben varım, arda var, kardeşi de geliyor. ebru var, yeliz var, hakan abi gelecek.
+ çüşş!
- bitmedi daha hehehe. ofisten 2 kız daha geliyor bir de sen ve ercan işte.
+ aldınız mı biletleri?
- aldık.
+ e ne diye gelicen mi diye soruyorsun kızım planı yapmışsın zaten.
- ercan'ı aradım ilkten "sıvaz gelir mi?" dedim "gelir o pezevenk işi gücü yok izine çıkacak" deyince aldım biletleri.
+ iyi tamam kaçta konser?
- 9'da.
+ tamam.
- yarın görüşürüz o zaman.
+ görüşürüz.

tostumu hazırlamış dolaptaki cappy karışıktan da 1 bardak doldurup terasa çıkmıştım.

ercan'ı aradım.

- alo?
+ nabıyon lan?
- işteyim kanka sibel'in götünü kesiyorum şu an hehehe.
+ yine iş arkadaşını sikmenin peşindesin dimi?
- kızlar askerlik yapsın silah arkadaşımı da sikerim ben sorun yok.
+ konser işi ne iş lan amcık benim yerime ne karar veriyon?
- gel işte amcık evde napıcan?
+ dinlenicem göt!
- ya sus sikerim dinlenmeni şimdi. özge aradı konser var dedi gelir misin dedi gelirim dedim. seni sordu, o pezevenkte gelir dedim.
+ amına koyim senin!
- hehehe sen nabıyon?
+ evdeyim takılıyorum.
- iyi o zaman akşama geleyim de pes atalım.
+ gelme.
- biraları alır gelirim yavşaklık yapma!
+ gelme amına koyim gelme gitmek bilmiyorsun sonra!
- kırılıyorum ama...
+ siktir lan!
- hehehe hadi gömdüm.

tostumu yedikten sonra geçen hafta arkadaşımın hediye ettiği plakları denemeye başladım.

ayten alpman'ın "tek başına" şarkısı bütün naifliğiyle çalmaya başladı. açık olan pencereden uçuşan tüllerle birlikte evde şarkıdaki gibi tek başımaydım. bir an da bütün modum hüzün olmuştu. bi sigara yakıp plak çaların yanındaki tekli koltuğa oturdum ve kafamı arkaya dayayıp gözlerimi kapattım.

bildiğim ama onca boş beleş şarkının zihnimde gerilere ittiği bu şarkı beni alıp götürüyordu adeta... her satırında bir bir aklıma geliyordu yaşadıklarım.

şarkının bitimiyle ortalığı derin bir sessizlik kaplamıştı. sonuna geldiğim sigaramı küllüğe basıp öylece kalmıştım.

akşam üzeri elinde biralarla ercan gelmişti. pes, pizza, bira derken gece olmuş, biraların yerini rakı almıştı. terasa kurduğumuz mütevazı soframıza yine aynı şarkı eşlik ediyordu.

"tek başına!!"

- ee sıvo anlat bakalım ne var ne yok?
+ aynı be olum. değişen bişey yok.
- gamze arıyor mu?
+ yok kanka. aramasın zaten.
- niye lan?
+ kafa açıyor moruk. yok nerdesin, yok beni niye aramadın. sikerim öyle işi! daraltıyor beni.
- amına koyim senin!!
+ noldu lan?
- lan olum ziyan ediyorsun karıları ya! çaktın mı peki buna?
+ ya siktir git!
- beynini sikeyim senin. olum sen adam olmazsın! aha buraya yazıyorum! ulan insan bi eller, okşar... tamam anlaşamayabilirsin, kafalar uymaz ama sik olum artık birini!
+ ya aynı şeyleri elli kere konuştuk amına koyim! benim derdim ellemek, okşamak, sikmek değil! aşık olmak istiyorum hepsi bu! ne yaşanacaksa o zaman yaşanır zaten. ben senin gibi sikiş meraklısı değilim amcık!
- bi tadını alsan var ya beni bile sikersin kanka hahaha. hadi kaldır sikişe içelim!
+ sen sikişe iç pezevenk ben aşka içiyorum.
- yarrama iç!
+ ulan kimseyi sevmeden ölücen olum! aşık olmadan geberip gidicen?
- sen de kimseyi sikmeden ölücen!?
+ benim gibi düşünen birisi illa ki vardır moruk. denk gelmiyoruz.
- senin gibi düşünen kız yok olum. sen numunesin. sen bambaşkasın amına koyim!
+ zaten işler böyle giderse açılışı sende yapıcam moruk hahaha
- assiktir lan bunca yılın patlamasını bende yaparsan belden aşağım felç olur amına koyim ehehehe.
+ hahaha
- sen ellenmemiş, okşanmamış, kayalıklarda sakso çektirilmemiş kız arıyorsun ya kanka hahaha?
+ ee?
- geçen tinder'dan bi karı ayıkladım. sohbet falan derken, dedim ki "benim olayım cinsellik öyle aşkım cicim işleriyle uğraşamam." kız da benim kafada çıktı. neyse moruk sözleştik, evi falan ayarladım, bu akşam mesaj attı "bi arkadaşım var senin feysten birini beğenmiş o da gelse, sen de arkadaşını getirsen sorun olur mu?" dedi.
+ anasının amı!! harbiden mi?
- yemin ediyorum. arda'yı aradım böyle böyle dedim. neyse kanka sabah kızlar geldi, akşama kadar sikiştik amına koyim!
+ vay amına!
- sen de bakire kız ara! yok olum öyle bişey. varsa bile ben sikiyorum hehehe.

ertesi günün akşamında konser alanında bütün tayfa buluşmuştuk. konser sonrasında yemek yemeğe, ordan da kahve içmeye gittik. herkes dağıldıktan sonra 5 kişi kalmıştık. ben, erco, konseri ayarlayan özge ve iş yerinden 2 kız arkadaşı.

planım kızları evlerine bırakıp olaysız dağılmaktı ama ercan ipnesi kımıl kımıldı! ben direksiyona geçmiş erco yanıma oturmuş, kızlar da arkaya sıralanmıştı. arabaya bindikten sonra erco arkaya dönüp "kızlar midye yemeye gidelim mi?" dedi. kafamı kaldırıp dikizden arkaya bakıyordum.

"bilmeem" deyip birbirlerine bakmaya başladılar. "anlaşıldı" diyerek beşiktaştaki midyeci ahmet'e doğru yola koyuldum. ercan arkaya doğru kaykılmış kızlarla muhabbeti ilerletiyordu. piçin ciğerini bildiğimden söylediği yalanlara gülmemek için kendimi sıkıyordum.

özge de "kızlar, sıvaz da benim çok eski dostum" diyerek muhabbeti benim eksenime kaydırdı. o ara erco whatsapp'tan bana "zeynep benim sikerim götünü" yazmıştı. çünkü zeynep gördüğüm kadarıyla rahat takılıyor ve yalnız yaşıyordu.

midyeciye oturup 100'lük bir kova söyledik ve yemeye başladık. gecenin sonunda kızları evlerine bırakıp, telefon numaralarımızı birbirlerimize verip vedalaştık. evin kapısının anahtarını çevirirken ercanla benim telefonuma aynı an da mesajlar geliyordu.

özge; kızlarla bizi whatsapp gurubuna eklemiş konser esnasındaki çekilen fotoğrafları paylaşıyordu. dolaptan biraları alıp terasa çıkmıştık. ercan guruba "yarın aynı kadro tekrar buluşalım" yazmıştı ve kızlar da okeylemişti.

ertesi gün iş çıkışı buluşup maçka parkına geldik. çimlere oturmuş bira içiyorduk. ercan zeynep'le muhabbeti koyulaştırmıştı. zeynep "burda tuvalet var mı?" diye sorunca ercan hemen ayaklanıp "var var şu aşağıda" dedi ve gittiler. özge de biraz ileride iş için şehir dışında olan sevgilisiyle konuşuyordu. ceren'in de birası bitmişti. poşetten bira çıkarıp "içer misin, açayım mı?" dedim.

- oluur ama beni eve bırakırsan hihihi.
+ bırakırım tabi ama 2 birayla yamulmazsın dimi?
- yamulabilirim çünkü çok çabuk sarhoş olurum.
+ yapma ya hahaha kollarından tutup arabaya kadar taşıyacak mıyım şimdi seni?
- taşımaz mısın?

ceren öyle sorunca bir an da ağzımdan "kimleri taşımadımki seni neden taşımayayım?" cümleleri dökülüverdi. aslında geçmiş ilişkilerimin, kaybedişlerimin dışa vurumuydu o cümle. ceren de zaten öyle anlamıştı. sonra konu ikili ilişkilere geldi. konuştukça ikimizinde kaybettiği noktalarda buluşmaya başladık. aynı yerlerden yara almıştık. çok sevdiğimizden, değer verdiğimizden hep oyunu kaybeden taraftık.

sonra sonra buluşmaya başladık. telefon konuşmalarımız gün içinde sıklaşmıştı. hatta bir gün ofise çiçek göndermişti ceren. çok şaşırmıştım. arayıp mutluluğumu ve şaşkınlığımı anlatırken "neden şaşırdın ki? diye sordu.

+ daha önce kimseden böyle bir zariflik görmedim.
- mutlu olmak için mutlu etmek gerekir. sen mutlu olmayı hakediyorsun.

kafamdaki tüm soru işaretleri gitmiş, pırıl pırıl olmuştum. ofisteki kızlar bile bu çiçek gönderme işine çok şaşırmıştı. aygül diye bi kezban vardı yanıma gelip "kız kısmısı çiçek alır, vermez" dedi ve gitti. arkasından bakarken "amına koydumun köylüsü" diye içimden geçirdim ve "size kalsa her şeyi erkeklerin yapması lazım

ercan ipnesi neden ise 3 gündür ses çıkmıyordu. aradım.

- aloo?
+ nabıyon lan sesin çıkmıyor hiç?
- olaylar olaylar kanka. 2 günden beri zeynep te kalıyorum. sabaha kadar bam bam bam hehehe
+ ulan bende diyorum bu amcık hoşafı nerde, sesi çıkmıyor.
- sen naptın? çakabildin mi?
+ pisleşme ya amına koduğumun iti! kız çiçek göndermiş ofise.
- çiçek mi?? hahahassiktir ya! lan, olum, neyse amına koyim. sen çiçek böcekle uğraş abin bu gece de pompaya gidiyor!
+ siktir git!
- bana bak?
+ heh?
- bu kıza çakarsan bi çeyrek takıcam sana kanka hehehe
+ lan olum siktir git ya!

o ara arkadan ceren arıyordu. ercoyu kapatıp açtım.

+ efendim?
- canım?
+ efendim?
- meşguldün?
+ he ercoyla konuşuyordum. sen napıyorsun?
- işteyim çıkıcam birazdan. akşama şarap içer miyiz?
+ olur. nerde içelim?
- sana geleyim?
+ olur tamam. et alayım o zaman. sever misin?
- az pişmişse.
+ tamam görüşürüz akşama.
- öpüyorum.

işten çıkıp eve gelirken marketten alışverişi yapmıştım.

masayı hazırlayıp tavayı ısıtırken zil çalmıştı. otomatiğe basmadan önce kamerayı açtım. ceren küçük cep aynasını açmış dudağına ruj sürüyordu. otomatiğe basınca alelacele toparlanıp apartmana girdi. asansörün önünde beklerken gözüm de kat ışığındaydı. 1, 2, 3, 4, 5 ve nihayet kapı açılmıştı. duygusal olarak etkilendiğim ve belkide aşık olduğum kız tam karşımdaydı. o an aklımdan onunla ilgili hayallerim bir bir gözümün önünden geçmeye başladı. ki "canımm" diyerek boynuma sarıldı. sanki uzun yıllardan beri birbirimize hasretmiş gibi sarıldık. sanki duygularımız kalplerimizden birbirine akıyordu.

içeri geçince hemen mutfağa girdi. patatesleri soyup "kızartma tenceren nerde?" diye sordu ve lavabonun altındaki kapağı açıp "kesin buradadır" dedi. oradaydı. dirseğimi tezgaha koymuş hayran hayran onu izliyordum. hiç yabancılık çekmiyordu. bi ara "sofraya bakayım eksik var mı?" deyip tam mutfaktan çıkarken dönüp yanağıma küçük bi öpücük kondurdu ve gitti. işte o öpücük yanağımdan akıp kalbimin en derin yerine oturmuştu.

etleri kızartıp masaya oturduk. şaraplarımızı doldurup hem muhabbet ediyor hem yemeklerimizi yiyorduk. ilerleyen saatlerde sırlarımızı dökmeye başladık. bazen gözlerimiz doldu, bazen dakikalarca güldük. uzun geçen akşam yemeğinin ardından sofrayı toplayıp kahvelerimizi içerken evi geziyorduk. plakları incelerken ayten alpman'ın "tek başına" plağını gördü.

- aa bu şarkıyı çok seviyorum.

dedi ve pikap'ın kapağını kaldırıp plağı yerine oturttu ve iğnesini üstüne bıraktı. şarkı başladığında hemen karşıdaki kanepeye oturduk ve başını göğsüme dayadı. saçlarının kokusunu içime çekiyordum. sonra dizime yattı. bir süre öylece kaldık. kafasını kaldırıp bana bakmaya başladı ve "bu gece hiç bitmesin" dedi. "bitmesin" dedim. sonra terasa çıkıp birer kadeh daha şarap içtikten sonra "lavabo ne tarafta?" dedi. elinden tutup lavaboya götürürken odamdaki yatağı toplamadığımı farkettim.

"sağdan ikinci kapı" dedim ve odama geçip yatağımı toplamaya başladım. o sırada da ceren girdi içeri. makyajını tazelemiş, rujunu belirginleştirmişti. belime sarılıp kafasını göğsüme dayadı. "hadi gel içeri geçelim?" dedim.

- burada duralım...
+ napıcaz kızım burda?

uzun uzun yüzüme baktı ve şöyle dedi; "sencede sevişmemizin zamanı gelmedi mi?"

dünya başıma yıkılmıştı! aşık olduğum kız daha ilk geceden sevişmek istiyordu! bu kadar erken olmamalıydı. güzel bir yemekle birlikte içilen şarap sonrasının finali bu olmamalıydı. ben ona sarılıp saatlerce uyuyabilirdim kokusunu içime çeke çeke. çünkü gerçek aşk böyle yaşanırdı.

it gibi sikişerek değil!!

+ ceren henüz böyle bir şey için çok erken.
- ne erkeni sıvaz? saat kaç oldu?
+ saatten bahsetmiyorum. bak illa sevişmemiz gerekmiyor.
- napıcaz peki?
+ eşşeğin sikini!!!
- efendim?
+ napıcaz ne demek ya? yani şarap içtik diye sevişecek miyiz? bu daha ilk günümüz! hemen nasıl sevişebiliyorsun?
- çok etkilendim senden?
+ ben de etkilendim ama her etkilendiğimi sikseydim ohooo! yoksa?? sen??
-...
+ her etkilendiğinle yatıyor musun?
- ama aşk böyle yaşanır.
+ daha öncede böyle yaşadın o zaman?
- evet.
+ bakire de değilsin?
- yoo!
+ yıı! siktir lan züriyetsiz! aşk böyle yaşanıyormuş! dalyarak! çöp kenarında sikişen boz köpeklerden ne farkımız var o zaman?
- sıvaz kırıcı oluyorsun?
+ ceren çık git burdan!
- sıvaz dinler misin?
+ çık diyorum sana!!
- sıvaz?
+ çııkiitt!!!

kolundan tutmuş odadan çıkartırken "bırak kolumu canımı acıtıyorsun" dedi.

+ türk filmine bağlama sikerim kolunu!

dedim ve salona geldik. taksi çağırdım ve kapıyı açıp işaret parmağımla kapıyı göstererek "defooolll" diye bağırdım.

- allah belanı versin hayvan herif!
+ bela okuma sikerim yolunu haa!

kapıyı çekip siktirdi gitti.

anladım ki ne o benim leylamdı ne de ben onun mecnunu!

dolaptan biramı alıp terasa çıkarken plağın iğnesini tekrar başa koydum ve cızırtılar eşliğinde kaybedişimin çığlıklarını derin sessizliğe gömülmüş evimde dinlemeye başladım.

neyse eyvallah
9

katar emiri nin rte ye uçak hediye etmesi

plutonun askerleriyiz plutonun askerleriyiz
2-3 gündür ülke gündemini meşgul ederken buralarda buna uygun bir başlık bulamadım. gözümden de kaçmış olabilir.

gelelim meseleye... katar emiri, elinde bulunan ve uçan saray olarak adlandırılan uçağını 500 milyon dolara satışa çıkarıyor. sonrasında bizim rte efendi ve tayfası da bu uçakla ilgileniyorlar. ki rte de bunu onaylıyor. sonrasında katar emiri diyor ki "yahu ne münasebet, olur mu hiç öyle şey? sizin paranız burada geçmez. sok onu cebine, sok yahu... alın uçak size hediyemdir.". sonrasında uçak türkiyeye hediye ediliyor.

hediye olayını yemedi kimse ama asıl sorulması gereken sorulardan bir tanesi tam olarak şu:

ulan tasarruf tasarruf diye götünü yırtıyor millet. kullandığı kağıdı bile iki kere düşünüyorken adamlar 500 milyon dolarlık uçakla ilgilenme cüretini gösterebiliyorlar.

evet evet, itibardan tasarruf olmaz. hı hı...

kadınların kültürlü erkek yerine fit erkek tercihi

absurdkolik absurdkolik
kadınlar ne fiziğe ne de söyleve bakar. kadın karizmatik erkeği tercih eder. karizmayı ise hem fiziki özellikler hem duruş hem de söylev belirler. çok fit olmasa da vücudu derli toplu olan, olgun ağırbaşlı duran, bilgisini doğru zamanda ağırdan satan adam cool görünür. karizması da buradan gelir. mevzu ne kas yığını haline gelmek ne de bilgi küpü bir adam olmakta
5

sözlük yazarlarının tahammül edemediği şeyler

gelirsen ekime gelmezsen sikime gelirsen ekime gelmezsen sikime
çocukken: büyüyünce ne olucan? anneni mi babanı mı çok seviyorsun?
gençken: nerde okuyorsun? ne zaman evlenicen?
evlendikten sonra: maaşın iyi mi? çocuk ne zaman?

yetti amk! yıllardır özelimi didikleyip durdunuz. bi kendinize sormadınız, bu çocuk acaba bize anlatmak istiyor mu diye! istesem anlatırdım, demek ki istemiyorum! otobüste yanıma oturup hiçbir soruyu boş geçmeyen teyzeler ve amcalardan tut, pencere kenarı komşulara ve ötesine sesleniyorum. sizlere ve abuk subuk sorularınıza tahammül edemiyorum, geriyorsunuz sinirlendiriyorsunuz beni!

ezel

jean valjan jean valjan
çocukların hikayeler dinleyerek büyüdükleri bir masal diyarı.

sana bir hikaye anlatayım mi çocuk?

önce bu hikayeleri görmeden biz hayal ettik. hikayelerin içinde gerçek hayattan kesitler yaşadık. benim de hikayem vardı çünkü ama hangisi söylemem tabi hehe.

ikinci sezondan sonra ramiz karaeski'nin istanbul'a gelişi ve kenan'ın ona çarpmasıyla hikaye başladı aslında. iki ayrı hikaye'yi harmanlayarak bize sundular. türkiye'de izlediğim ikinci dizi oldu. birincisi sultan makamıydı ikincisi netflix'te dizi ararken ezel'e denk gelip izledim sonra da youtube'dan...

8 senedir yüzüne bile bakmadığım dizi sağ da sol da ''yeğen,dayıı'' diye milletin dizi popülerken duymama rağmen hiç izlemedim. bugünlere nasipmiş. iki defa üst üste izledim hemde.

önce ömer'in intikamını alışı ve sonra da asıl hoşuma giden bölümler kazandırdı bize. ikinci sezon birinci bölümden itibaren 1971'ler..58'i bölüme kadar da böyle gitti.

ramiz dayının ölmesiyle de zaten benim açımdan dizi bitti. sonrası tamamen uzatmalar, uzatmalar olarak geldi. aslında daha erken de bitebilirdi lakin dizi sektörü böyle. her karakterin hikayesinde üzüldüm yaşadıklarına onların. bir tetikçi olan temmuz'un bile hazin bir hikayesi varmış diye şaşırdım, mafya babasının en tepeye gelişinin bile ne kadar zorlu olduğunu, holding sahibi adamların yaşadıklarını, kadınların her zamanki gibi bu büyük adamların arkasında olup neler neler yaşattıklarını, töre cinayetinden kabadayı sağ koluna gelenlerin hazin sonu, her kelimenin, her cümlenin, her noktayı düşünen senaristlerin yarattıkları muazzam bir hikaye..

masumların hikayesi. ömerin garda başlayan hikayesinin gene bir garda, trende aşkının ölümünü izleyerek hikayenin bitişi.. bahar ve can.. biri gidiyor diğerinin yaşaması için elinden geleni yapan, bazen aşık, bazen rakip, bazen nefret eden bir çift ömer ve eyşan. gelecek önemli.. gelecek tutuyor sonuna kadar onları hayatta.. tıpkı azad'ın oğlu tevfik gibi..hepsi can ve minik tevfik yaşasın diye aslında.. çünkü onlar geçmişin anahtarı geleceğin garantisi..

arada bir sırf dizi uzasın diye koyulan karakterler olmasa aslında dizi kenanın ölmesiyle bitiyor bence. pek tabi daha erkene de alabilirlerdi lakin türkiye gerçeğinde maalesef dizi uzadı da uzadı.. 1971'den 1983'e kadar ramız dayının o gazinoda meşhur geceyi göstermesiyle benim açımdan da bitmişti aslında. karakterlere gelince hepsinin aslında geçmişte yaşananlarla bir bağlantı kurmuş senaristler ve bunu çok güzel harmanlamışlar. hikayenin gerçek olup olmaması beni hiç enterese etmedi.. hiçbir zaman da diziyi 2 kere izleyip bittirdikten sonra da araştırmaya tenezzül etmedim. büyüsü bozulmaması için, içini boşalmamak için yaptım bunu açıkçası.

ramiz ve semra aşkıyla kenan ve kardeşi.. ali ve azadıyla, ömer / ezel - eyşan ve onları her daim kıskanan cengiz'i.. katil olmasa aslında kalbi tertemiz olan tevfik ve onun aşkı şebnem... oyunların içinde en masumları bahar, can, bade gibi karakterler. her karakterin neden / sonuç ilişkisi geçmişe gidip gelip bize anlatıldı. eksiksiz, tamam bazı eksikler vardı lakin her hikayede birkaç eksik olur. ondan sıkıntı yok, çok güzel başladı ve çok güzel bitti.

-gerçek hayatta babalar ve oğullar, ölümü yenip kavuşamazlar birbirine.

-kavuşabilirler mi?

kadın ve erkek arkadaş olamaz

sasaki endo sasaki endo
5,5 sene üniversite hayatım boyunca bize gelip yemek yapan, küfür etsek alınmayan, sırtımızı kaşıyan, temizlikte yardımcı olan, aynı şişenin dibini gördüğümüz kadınlara:
-sözlükten ve toplumdan çıkan yargıya göre biz arkadaş değilmişiz. kusura bakmayın sizinle cinsel düşünmediğimiz için. ağzınızdan öpmediğimiz günlere lanet olsun.

bizim tütüncü ahmet abi vardı. kendisi dininde imanında şov yapan türlü cemaatleri öven biriydi. beni de gayet kibar bulurdu. bu kız meselesine çok takardı. bir gün avcı olduğu zamanlardan hikayesini bitirirken bana döndü:

-sen de az köpek balığı değilsin. yediğin önündedir yemediğin arkanda. yok mu bize de bir şeyler?
-nasıl abi? anlamadım.
-yok mu meyilli bir kız arkadaşın? bir kere de bizim yüzümüzü güldür.
- yok abi ben sevişmiyorum dedim.
nedense o günden sonra arkadaşlığımız bozuldu. eskisi gibi muhabbet açmaz oldu. tütünü sarar, gözümün içine bakmaz hale geldi. ben de zorlamazdım. demek ki çıkarı peşinde olan insanla arkadaşlık yapılmıyormuş.

eski sevgilisiyle görüşen, yardıma muhtaç olduğunda yanında olan birini okudunuz. saygılarımla.

katar emiri nin rte ye uçak hediye etmesi

dumrul dumrul
çadır devleti olmayı herkes kanıksadığı için değinen görmedim ama uçağın hediye edilmesi, satın alınmasından çok daha vahim bir durumdur. itibardan tasarruf işte böyle yapılır.

itibar geyiği neydi hatırlayalım: sözde cumhurbaşkanı bir geziye gittiğinde uçağa bakıp "aa ne güzel uçak, ne zengin ülke" diyecekleri varsayılır. bu itibar ise bu uçak katar emiri in itibarını artırır seninkini düşürür. "vay aq uçağa bak, katar emiri döndüre döndüre siktiği uşağına uçak vermiş helal olsun.." al sana itibar.

hırsızın narin götü rahat edecek diye sen katar emrinin bahşiş verdiği, enseye tokat göte parmak ilişkilerine giriyorsun.

7. yüzyıl ya da 15. yüzyılda bunlar normal karşılanabilir ancak modern devletler bu gibi "hediyeleri" kabul etmezler, edeni de yüce divanda yargılarlar.

sen anca sömürgenle ya da sömürgeleştirebileceğin ülkeyle bu tür ilişkilere girersin. nijerya, somali.. sözde tc, özde akp çadır devletinin dengi budur. övünerek anlattıkları hediye masalı bunu gösterir.

neyse akp terör örgütünün yıkmış olduğu tc devletinin bekçileri de işin bu kısmına dikkat etmediğine göre türkiye'de modern devletin tasfiyesi zihnen de tamamlanmış demektir. ne kadar ilginç bir dönemde yaşıyoruz. herkesi ayakta uyutarak da devlet yıkılabiliyormuş demek...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

caotic caotic
annemin gitmesinin altıncı gününe girdik.

bugün resmi işler için zorla gönderildim. önce nüfusa gittim. anneciğimi, benim gözümün nurunu, o güzel ruhunu ülke nüfusundan düşürmek için. ve adam bana dedi ki, "doğal ölüm olduğu için sisteme düşmüş, anneniz ölü görünüyor zaten" memura bakakalmışım da gözlerim dolmuş. doğru ya, annem ölmüştü sahiden. düşmüş bile ülke nüfus sisteminden. sanki kimse öldüğünü bilmezse bir yerlerde yaşıyor gibi hissetmişim ben.

avukatlık yaptığım dönemde defalarca başkaları adına mirasçılık belgesi talebi yazdım. görmediğim, duymadığım, hiç tanımadığım insanlar için. herkes için aynı maktu hissiz dilekçeler. o dilekçelerde "geriye mirasçı olarak eşi şu kızı şu kalmıştır." yazardım, annemin dilekçesine muris şu mirasçıları geride bırakmıştır yazdım. biz geride kalmadık, annem bıraktı bizi.

bankaya gittim en son. bankacıya ölüm belgesini verince kredi kartını iptal etmek istedi. tamam dedim ben de. sonra benden kartı teslim etmemi istedi. ciğerimi vereyim vermeyeyim diyecektim, cüzdanımı al onu alma diyecektim diyemedim. gözlerimden yaşlar düşe düşe teslim ettim. mevduatta para var dedi bankacı. önce teslim etmeye kalktı. imzamı filan aldı hatta. sonradan veraset ilamı olmadan teslim etmesem daha iyi olur, kusura bakmayın önce imza aldım sizden dedi. "abla" dedim, "ben buraya para almaya gelmedim."

yaşlandım, ben yaşlandım kardeşlerim

motorcu olmak

ambarda darı yok evde karı yok ambarda darı yok evde karı yok
ben de motorcuyum ve bir iki kelam etmek isterim.

evet, ayrıcalıktır ama kötü yönde. sonuçta türkiye yollarında araç kullanıyoruz.

-görmezden gelinme,
-yaralanma,
-sakat kalma,
-ölme,

konularında çok ayrıcalıklıyız. başka hiçbir araç sürücüsü bizim kadar yüksek olasılıklara sahip değildir. peki bizim götümüz mü kaşınıyor da buna rağmen motosiklete biniyoruz ? hayır, bu, kaşıntıyla, avantajla, dezavantajla ya da olasılıksal istatistikle alakalı bir şey değil.

sevmekle, tutkuyla alakalı... hani felsefeyi, tanımlarken bi cümle geçer ya hep, "amaç varmak değil, yolda olmak." işte bu sözü al, motosiklet tutkusunu tanımlarken kullan. o derece uyar konuya.

bulunduğum şehirden, başka küçük hatta şehir demeye bile dilimin varmayacağı kasaba gibi bi ilçeye gidiyorum bazen. neden ? yolu o kadar virajlı ki, ormandan geçiyorsun, baraj kenarından ve setinden geçiyorsun. sağa keskin, sola keskin, geniş ve uzun, dar ve kısa, rampa aşağı/yukarı her çeşitten viraj var. o kadar zevkli ki o yolda sürmek, yolun vardığı yer değil yolun kendisi güzel. daha dün gittim o yola ve kaç defa ama kaç defa araba sürücülerinin hatalarına ve hayatımı tehlikeye atmalarına şahit oldum. adamlar resmen, viraj almayı, şerit takibini, hızlanmayı, sollamayı, takip mesafesini, frenlemeyi bilmiyor.

motosiklet için kuraldır, sağa virajda sol tekerlek izinden, sola virajda sağ tekerlek izinden gidersin ki, viraj içinde ve ilerdeki tehlikelere erken uyanabilesin, görebilesin. bu kural sadece dünkü 48 km'lik yolda 2 defa hayatımı kurtardı. karşımdan gelen transit, yarısı benim şeritte yarısı kendi şeridinde, keskin virajda yol alıyor ve ben sağ virajda sola yanaşık gittiğim için erken farkedip en içe kapandım ama dar alsaydım ya şeridimi ortalayıp girseydim farkettiğimde çok geç olurdu ve sinek gibi yapışırdım kaputa. ikincisinde ise yolcu otobüsüne denkgeldim ve şoförün hatası yoktu, yolun fiziki yapısı gereği istese de başka türlü dönemezdi adam.

şehir içi çok tehlikeli asıl. ana yoldan gidiyorsun ama ara yoldan bi anda araba fırlıyor ve bunu seni göre göre yapıyor. "aman ya motor küçük manevra yapar kurtarır; aman ya motor durur nasılsa, aman ya motorcuymuş koy götüne gitsin" yolunda gidersin, park halindeki araç sinyal vermeden laps diye önüne atlar, aynasına bakmadan kapısını açar, yayalar sen iplemez motor, yanlamasına ince olduğu için tehlike olarak algılamaz yola atlar karşıya geçmek için, 5 saniye beklese ölecek çünkü, mgk toplantısı var onu kaçıracak sanki pezevenk ve normalde telefonla uğraşırken yolda yürümeyi beceremeyen adamlar, telefonla konuşurken/mesajlaşırken araba sürmeye kalkışıyor.

sonrası şu: " ya bi anda oldu; yahu nasıl oldu anlamadım; birden önüme çıktı; bi baktım çarpmışım..." hiçbir şey bi anda olmaz, yıldırımdan daha hızlısı yoktur ama onun bile geleceği, bulutlardan belli olur. motorda hep şu söylenir: " bakışına dikkat et, ileri bak, önceden farket, her olasılığı hesapla, nereye baktığına dikkat et, baktığın yere gidersin, güvenlik balonunu patlatma, önce güvenlik..." ama araç sürücüsüne bakıyorsun mübareklerin bi rakı sofrası kurmadıkları kalıyor direksiyon başında.

düşünsene adamın önünde yol bilgisayarı, led ekranı, kliması, müzik çaları, elinde sigarası/telefonu, yan koltukta eşi, arkadaşı ya da sevgilisi varken bi de yola, aynaya, trafiğe nasıl dikkat edecek illa ki bi yerden kayıp veriyor bu adam.

motosiklette bu imkanlar yok, olsa da zaten tek canın olduğu için her şeye, her zaman dikkat etmek zorundasın yoksa en iyi ihtimal sakat kalırsın.

sıkıştırırlar, götüne kadar yanaşıp korna çalarlar, hatalı sollama yapar, çarpışacağını anlayınca üstüne kırar, az yer kaplıyorsun ya seni, nasılsa kurtarır der. aslında şunu der, "ben öleceğime sen öl" ondan sonra da motorcular çok agresif, kavgacı, serseri...

ulan bize yapılan muamelenin onda birine bile maruz kalmıyorsunuz ama %90'ınızın arabasında, minibüsünde, kamyonunda, haydar ya da levye var. biz ne yapalım peki ? silah mı taşıyalım ? alalım bi tane bacak çantası, içine de silah mı koyalım ?

bi de dezavantaj daha var bilinmeyen, seninle tartışan ya tartışmaya niyetlenen adam senin kalıbını, fiziki durumunu görüp ona göre kavgaya karar verebiliyor, neyle karşılacağını biliyor. ben kalıplı olduğum için bi çok tartışmamda araba sürücüsü arabadan inmedi ya da durmadı. ama sen karşına ne çıkacak bilmiyorsun. iriyarı mı, tek kişi mi 4 kişi mi, silahlı mı değil mi ?

özetle, türkiye'de motorcu olmak zordur, ayrıcalığı ise sakat kalmak ya da ölmektir. bizi hayatta tutan da, yılların birikmiş ve nesilden nesile aktarılan güvenli sürüş teknikleri, eğitimleri ve tecrübeleridir.

ekleme: kaskı, montu, eldiveni, korumalı pantolonu, botu olmayan, apaçilik yapan, kaldırımda süren, egzozuyla kulağa tecavüz eden, kural ihlali yapan motosiklet sürücülerine (motorcu demedim dikkat ederseniz) sizden çok motorcular olarak biz kızıyoruz hatta kallavi küfürler ediyoruz.

nerde ekipmansız motor süren birini görsem, "inşallah organlarını bağışlamıştır, bari ölünce bi işe yarasın it herif" diyorum.

kumar bağımlılığı

moroccansipahi moroccansipahi
instela'da böyle bir başlık olmamasına şaşırdım açıkçası.

kardeşlerim. bu bağımlılık hakikaten bağımlılıkların en fenalarından birisidir. kesinlikle ilk yaptığınız bahisten itibaren gelişmeye başlar ve kurtulmanız epey zordur. bahisten yani esasında kumardan kazanabilen kişi sayısı oynayan sayısına göre çok azdır. sizin onlardan birisi olabilmeniz milyonda bir ihtimaldir belki. üstelik kumara yatkın olduğunuz için kazandığınızla da kumar oynama ihtimaliniz çok yüksektir. sürekli zar atma hali yani.

lütfen. allah aşkına. bahisin/kumarın en ufağına bile bulaşmayın. ben bu bokun dibine kadar girmedim çok şükür ama bundan dolayı epeyce acı çektim. siz benden şanslı değilsiniz. onun için denemeyin güzel kardeşlerim.

edit: kumar bağımlılığı başlığı varmış, oraya taşınmış. güzel olmuş.

kendi hikayemi kısaca anlatayım. 4 aydır temizdim. kazı kazan bile oynamamıştım. çünkü 4 ay önce psikiyatrist ve selincro isimli ilacın da katkısıyla kumarı bırakmıştım.

sonra? sonra, son 3 günde 18.000 lira kaybettim. bunu söyleyince çok zenginmişim gibi duruyor ama değil. yani halim vaktim yerinde çok şükür ama 3 günde 18.000 lira harcamam mümkün değil. yine kredi çektim, yine bankalara çalışacağım.

selincro demiştim. alkol bağımlılarında kullanılan yeni bir ilaç. alkol kullanımını sıfırlamıyor, makul düzeylere çekiyor. aynı zamanda kumar bağımlılığı gibi dürtüsel bağımlılıklarda da işe yarıyor. bende de işe yaramıştı. şimdi tekrar kullanacağım ve bir dahaki kumar atağımda oynama isteği aklıma gelir gelmez başlayacağım.

bir psikiyatriste danışıp bu illetten kurtulabilirsiniz. kurtulabiliriz. onu söylemek istiyorum aslında. onun için bu kadar uzattım. ama bir bağımlı her zaman bağımlıdır. bunu unuttuğunuz anda her şey eskisine dönüveriyor.

inanca saygı

dumrul dumrul



bakın biz bunlara laf anlatmaya çalışıyoruz. bunlara laf söylediğimizde inanca saygı diye ayağa kalkıyorlar. sikerim bu köpeklerin inancını... kutsal bildikleri, önünde kuyruk salladıkları bok parçası onların gözünde her neyse.... şeyh, gavs, mehdi, peygamber her ne boksa onun sülalesini de sikerim. ne saygısı?

bi siktir git dedirten reklamlar

soulmates never die soulmates never die
(bkz: #17736916)
şu tarz reklamlar.
sözde bu şekilde ek iş yaparak kazanç sağladığını* söyleyerek sağda solda site linki bırakan dingiller, önerdikleri sitelerde başvuru yapılacak herhangi bir yer olmadığından bihaber değiller; buralara tıklayanlar üzerinden para kazanıyorlar.

üşenmedim bu tarz sitelerin çoğuna baktım. hepsinde ya "başvurun" vb. yazılı olan ve bunlara tıklanırsa bir sürü reklam açacak linkler var ya da yalnızca hangi işin ne kadar kazanç sağlayacağını söyleyip geçiyor. bir sürü insan da başvuru yapacak yeri bulamayınca (e olmayınca tabii) yorum bölümüne ismini, mail adresini, telefon numarasını bırakıyor. ayrıca, "bu işe çok ihtiyacım var, lütfen dönüş yapın" yazan niceleri var.
bu andavallar da gelmiş, gerçekten işe ihtiyacı olan insanlar üzerinden "verdiğim linklere tıklıyor, para kazanıyorum ehe!" diye içten içe sevinebiliyor. ilginç. sizin yapacağınız reklamın boktanlığına, olmayan vicdanınıza tüküreyim.

70 emmy ödül töreni

soulmates never die soulmates never die
sırf popülerliği nedeniyle game of thrones'un "en iyi drama" ödülünü aldığı ve westworld'e ciddi anlamda haksızlık yapılan tören olmuştur bana göre. özellikle "drama en iyi erkek oyuncu" ödülünde ed harris ve jeffrey wright kapışır diye düşünürken, ödülü bambaşka bir adayın kazanması hayal kırıklığı yarattı açıkçası.

ödüllerin kazananları:
- en iyi drama: game of thrones
- en iyi komedi: the marvelous mrs. maisel
- en iyi mini dizi: the assassination of gianni versace: american crime story
- en iyi tv filmi: black mirror: uss callister
- en iyi erkek oyuncu (drama): matthew rhys (the americans)
- en iyi kadın oyuncu (drama): claire foy (the crown)
-en iyi erkek oyuncu (komedi): bill hader (barry)
- en iyi kadın oyuncu (komedi): rachel brosnahan (the marvelous mrs. maisel)
- en iyi erkek oyuncu (mini dizi / tv filmi): darren criss (the assassination of gianni versace: american crime story)
- en iyi kadın oyuncu (mini dizi / tv filmi): regina king (seven seconds)
- en iyi yardımcı erkek oyuncu (drama): peter dinklage (game of thrones)
- en iyi yardımcı kadın oyuncu (drama): thandie newton (westworld)
- en iyi yardımcı erkek oyuncu (komedi): henry winkler (barry)
- en iyi yardımcı kadın oyuncu (komedi): alex borstein (the marvelous mrs. maisel)
- en iyi yardımcı erkek oyuncu (mini dizi / tv filmi): jeff daniels (godless)
- en iyi yardımcı kadın oyuncu (mini dizi / tv filmi): merritt wever (godless)
- en iyi yönetmen (drama): the crown (stephen daldry)
- en iyi senaryo (drama): the americans (joel fields, joseph weisberg)
- en iyi yönetmen (komedi): the marvelous mrs. maisel (amy sherman-palladino)
- en iyi senaryo (komedi): the marvelous mrs. maisel (amy sherman-palladino)
- en iyi yönetmen (mini dizi / tv filmi): the assassination of gianni versace: american crime story (ryan murphy)
- en iyi senaryo (mini dizi / tv filmi): black mirror (william bridges, charlie brooker)

eş cinsellik

orkestrada çelik üçgen çalan şanslı orkestrada çelik üçgen çalan şanslı
not: bu giri toplumsal sorunlar içerir ve rahatsız edici olabilir.

geçenlerde bahsettiğim otopsi mevzuunun (#17735072) ardından delikanlının intihar ettiği ortaya çıktı. 22 yaşında yakışıklı bir genç adam. o masada uzanırken yüzünden masumiyetin aydınlığı yansıyan bir delikanlı.

otopsi ardından adli tıp kurumu önünde çocuğun teyzesi olduğunu söyleyen yaşlı bir kadınla konuşuyoruz. anne ve baba trafik kazasında ölmüş. çocuk teyzeyle büyümüş hiçbir sorunu yoktu diyor teyze. numaramı kadına verip bir sorun olursa aramasını tembihliyorum.


2 gün sonra yaşlı kadın beni arıyor. eşyalar arasında bir günlük bulduğunu belirtiyor ve belki bir ihtimal hiçbir sorunu olmayan bu çocuğun belki de bir sorunu olabileceğini düşünüp günlüğü bana getiriyor.

iş güç arasında akşama kadar o kırmızı kapaklı defter masamın üzerinde duruyor ofisten çıkarken alıp çantama atıyorum. gece aklıma düşüyor ve defteri çıkartıp incelemeye başlıyorum.

ilk sayfa kalplerle ve çiçeklerle süslenmiş. muazzam bir el yazısıyla sağ üst köşeye tarih atılmış. şöyle bir göz atıyorum defterin içine bir erkeğe göre inanılmaz güzellikte bir el yazısı sayfalar arasında yapılmış çizimler kalpler, çiçekler. bir yanlışlık olabileceğini düşünüyorum önce okumaya başladıkça anlaşılıyor defterin delikanlıya ait olduğu.

2016 senesinden başlayıp intihar ettiği tarihe kadar kısa kısa notları var.
ilk başlarda günlük hayattan ve olağan şeylerden bahsederken biraz ilerledikçe işler değişmeye başlıyor.

'' kimse beni bu halimle kabullenmiyor ve ben kimseye ne halde olduğumu anlatamıyorum '' diyor.

ne haldeydi acaba derken bir insandan bahsedilmeye başlanıyor,

'' hayatımın ilk ilişkisi beni olduğum gibi seven biri ''
ilerleyen günlerde '' o kişi '' den bahsediyor bolca 6 ay kadar. mutlu anılar, güzel anlar. fakat bazı ayrıntılar ara ara sivri köşeler olarak batıyor

'' bugün ilk defa dudaklarını öpmek için eğildim, beni itti ve bunu yapamayacağını söyledi. beni sevdiğini söylüyor ama insanların içinde elimi tutmaktan, bana sarılmaktan, beni öpmekten çekiniyor. canım yanıyor. ''

ah be kadın ne çektirmişsin çocuğa diyorum içimden. okumaya devam ediyorum. sevdiğinin ilgisizliğinden bahsediyor sürekli, insanların yanında ona farklı davrandığından bahsediyor.

'' yarın ilk defa baş başa kalacağız. çok heyecanlıyım. ''

bu cümleden sonra 1 hafta hiçbir şey yazılmamış günlüğe. sonra vurucu ve açıklayıcı birkaç cümle, olayları zihnimde çözümlememe vesile olan o cümleler;

'' birkaç kadeh şarap ve gevşeme, benimle beraber olmak istediğini söylüyor. daha diyorum dudaklarımı dahi öpmedin. öpemem diyor. ona göre '' erkek erkeğe öpüşmek '' iğrenç bir olguymuş. beni sevdiğini söylüyorsun peki beni neden öpmek istemiyorsun? diye soruyorum. '' sadece içine girmek istiyorum öpüşmemize gerek yok '' diyor. kabul etmiyorum. tokat atıyor bana. '' vermeyeceksen siktir git! '' diyor. kalkıp gidiyorum. sokaklarda ağlaya ağlaya. ''

beynimden vurulmuşa dönüyorum okudukça. eşcinsel olan ve toplumun köhne yapısından dolayı bunu yıllarca saklamak zorunda kalmış bir adam. belli ki sevmiş, aşık olmuş bir adam ve onun karşısında onun bu sevgisini istismar etmekten hiç geri durmamış bir varlık. aylarca onu sevdiğini söyleyen, ona ilgi gösteren fakat tek amacı o gencecik adamın bedenine sahip olmak olan o iğrenç varlık.


günlük bundan sonraki zamanda kopuklaşmaya başlıyor. yazılanlar arasında uzun zamanalar oluyor.

'' ona anlattığım her şeyi hiç çekinmeden anlatmış herkese. herkes bana ibne diyor. bana gülüyor. hor görüyor. kadınlar bile benimle dalga geçiyor. '' ibne ''. ben yalnızca insanım. duygularım ve fikirlerim var. ben yalnızca insanım. ''


okudukça cümleleri gözlerim dolu dolu oluyor. genellikle geceleri çalıştığım için transeksüellerle, hayat kadınlarıyla, zorunlu seks işçileriyle aram iyidir. onların sohbetlerini çok severim onlara '' insan '' gibi yaklaştığım için onlar da beni çok sever. her dertlerini anlatırlar, sorunlarını, yaşadıklarını. tüm bu hayatı çok iyi bildiğim için, delikanlıyı çok iyi anlıyorum. neler hissettiğini tahmin edebiliyorum.

okumaya devam ediyorum;

'' okulu bıraktım. bu sene mezun olacaktım oysa. bana o iğrenç bakışlarından nefret ediyorum. bir ucubeymişim gibi bana yaklaşmalarından nefret ediyorum. arkadaşça yaklaşıp '' herkese veriyormuşsun ne var sanki bize de versen '' diyen iğrenç yaratıklardan nefret ediyorum. daha fazla katlanamıyorum. ''


göğsüm sanki bir mengenenin ortasında sıkıştırılıyor gibi. nefes alamıyorum. kulaklarımda iğrenç bir çınlama. kalbim deli gibi atıyor. nefretle, öfkeyle.

son güne geliyorum. 13/09/2018.

'' hiç arkadaşım olmadı. hiç beni sevenim olmadı. zaten yoktu anam babam. yaşasalardı belki onlar da kabul etmeyeceklerdi bu halimi. yalnızca bir insan olmaya çabaladım. iyi oldum. kalp kırmadım. her an her dakika insanlara iyi davranabilmek için çabaladım. onlarsa bana '' ibne '' dedi. duygularımı fikirlerimi görmedi. bana bir insan gibi davranmadılar. davranabilirlerdi oysa. ellerindeydi. ama daima bir ucube olarak göründüm gözlerine, bana hep alaycı gözlerle baktılar, beni hep çıkarları için sevdiler – ki sevdiklerini hiç sanmıyorum -, beni elleriyle yok ettiler. ben bir insan, bir birey, toplumun bir ferdiydim. onlar içinse yalnızca '' ibne ''. dayanacak gücüm kalmadı. ''

keşke ağlayabilsem dediğim nadir anlardan biri oluyor bu. keşke ağlayabilsem. içim paramparça. bir insanı nasıl kendi elleriyle öldürmeyi başarır diğer insan evlatları.

defteri alıp dosya savcısına gidiyorum.

+ savcı hanım, intihar demiştik olaya. ama cinayet çıktı.

-nasıl avukat bey?

+ öldürmüşler çocuğu işte…

-cinayete dair hiçbir iz hiçbir delil yok ne saçmalıyorsunuz, kim öldürmüş?

+ biz öldürdük savcı hanım. toplum öldürdü. beş para etmez değerlerimiz ve önyargılarımız öldürdü.

olayları anlatıyorum, okuduklarımı. savcı hanımın da gözleri doluyor. ben ona bakıyorum o bana bakıyor.

susuyoruz.

biliyoruz ki, cinayet gibi bir intihar. içimizde kalacak büyük bir acı.

yazmak istedim. herkes görsün istedim. bir insanın hayatını elinden almak nasıl böylesine kolay ve adice herkes bilsin istedim.
bizler yalnızca insanız.

ötesi değil.