the thirteenth floor

1 /
kornish kornish
josef rusnack tarafından yönetilmiş, 1999 yapımı bir film. matrix'in atası olduğu söylenmesine rağmen, yapım yılları aynı olduğu için hangisi daha önce çekilmiş karar vermek oldukça güç olmaktadır.
kanımca oldukça başarılı bir filmdir, senaryo'nun büküldüğü, spiralleştiği yerler hakikaten keyif ve yorgunluk vermektedir. dark city ve matrix'ten hoşlananların mutlaka izlemesi gerekmektedir.
perileyn perileyn
"dünyanın ucunda olmak nasıl olurdu acaba?" diye düşündüren garip, gülsen gülünmez ağlasan değmez sahnelere sahip bilimkurgu filmidir. genelde matrix ile bağdaştırılması da saçmalıktan öteye geçmez.
muzevir muzevir
altı yıldan beri sürdürdüğüm bütün araştırmalar; duyularımızla elde ettiğimiz bilginin rna'ya ve replikasyon sırasında dna'ya dönüşerek genetik hafızanın mümkün olabileceğine dair çalışmalar, montclair state'in mikrobiyoloji bölümüyle yaptığım yazışmalar sonucu önermemin olasılık dahilinde olduğuna dair, en azında tümden reddedilemeyeceğine dair onayları üzerine kurulan; atalarımızın bilgisini neden hatırlamadığımıza ya da nasıl hatırlayabileceğimize dair açılımlar; ilk dna bilgisayarla iletişim kuran ve "insan nedir?" sorusuna atalarının belleğini deşerek beklenmedik bir cevap veren bir üçlemenin kahramanı; bir ana hikayenin çatallandığı üç olay örgüsüyle serimlenecek üçleme, üç kitap; onlarca karakterin, mekanın ve olayın uykusuz geceler boyu kurgulanmaya çalışıldığı altı yıl; biraz önce, bu filmi izlediğim bir saat 40 dakikada boşa gitti. harcandı, yandı, bitti, kül oldu.

yine de durumu gülümseyerek karşılayabilirdim; ama olmaz ki; böylesine güzel bir buluş, bu kadar kötü bir hikayeyle harcanmaz ki...

yine de teşekkürler mel(...); başka bir açımlama bulmam gerektiğini bana gösterdiğin için.
muzevir muzevir
şimdi anlıyorum ki "the thirteenth floor", matrix'in devam filmlerinin senaryolarının değiştirilmesini zorunlu kılan film olmuştur.

bir yığın yorum var; "matrix mi bu filmden etkilendi, bu film mi matrix'ten etkilendi?" sorusuna cevap arayan. "the thirteenth floor" 99 mayısında, "matrix" 99 martında vizyona girmiş. arada bir iki aylık süre olduğuna göre her iki filmin de bağımsız ve birbirinden habersiz kotarıldığı ortada.

-- dikkat; aşağıdaki bölüm, adı geçen filmlerle ilgili spoiler içerir --

açıkçası o zamanlar matrix'in devam filmleri üzerine öngörülerde bulunurken (the thirteenth floor'dan habersiz biri olarak), neo'nun matrix dışında da beyin gücüyle eşyaya hükmedebilme (ya da matrix programına müdahil olabilme) yeteneği olduğunu gördüğümde (çöplük labirentte, sentinelleri, tıpkı kurşunları durdurduğu gibi durdurması üzerine), gerçek hayat diye tanımlanan zion şehri ve makinelerin bulunduğu formun da bir üst matrix olduğunu, hatta bu şekilde iç içe birçok matrix olabileceği kehanetinde bulunmuştum.

fakat böyle olmadı; son filmde paralel birçok matrix olduğundan söz edildi, ama iç içe matrix fikrinden vazgeçildi. örneğin makinelerin ve zion'un bulunduğu form, matrix dışında kaldı; dolayısıyla neo'nun, matrix dışında eşyaya nasıl hükmedebildiği konusuna ilişkin tatmin edici bir açımlama yapılamadı.

işte bütün bu çuvallamaların nedeni "the thirteenth floor" filmine dayanıyor. çünkü matrix'in devam filmlerinin ikisi de 2003'te vizyona girmiş. anladığım kadarıyla wachowski biraderler, matrix'te işledikleri ve devam filmlerinde açıklamayı düşündükleri gizemin, the thirteenth floor'da anlatıldığını görünce, aradaki 4 yıl boyunca ne halt edeceklerini düşünmüş ve bir çıkış yolu aramışlar. sonunda da senaryoyu, aynı yıl vizyona soktukları devam filmlerinde izlediğimiz şekilde değiştirmişler.

-- dikkat; yukarıdaki bölüm, adı geçen filmlerle ilgili spoiler içerir --

bense ne halt edeceğimi bilmiyorum. ibne japonlar ve çinliler, bu alandaki bütün yaratım süreçlerini önceden tasarlamış ve çizgi roman haline getirmiş oluyorlar. en iyisi vazgeçmek.
madface madface
gerçeklik algısı üzerine yapılmış, the matrix ile aynı dönemde vizyona girmiş ancak alt metinleri matrixten çok daha iyi olan amerikan filmi.

öncelikle film gerçekliğin yeniden üretilmesi - yeniden inşası temeline dayanıyor.

iç içe geçmiş sanal dünyalardan hangisinin gerçek olduğunu ve gerçeklik kavramının hangi kriterlere göre şekillendirildiğini anlatıyor denilebilir.

diğer yandan the matrix in değindiği nesnel gerçeklikten algıladığımız gerçekliğin, aslında tamamen bireyin zihinin de gerçekleşen algı sürecinin bir parçası olduğu mesajını da veriyor..

filmin sonunda karakterin gerçek dünya olarak bildiği kendi dünyasının da aslında sanal bir gerçeklikten ibaret olduğunu anlaması şu an için de yaşadığımız dünya algısının da buna benzer bir nitelik taşıdığı öğesini düşündürtüyor.

sonuçta hangisi gerçek; dokunmak görmek ve hissetmek mi? yoksa düşünmek ve var olduğunu bilmek mi? filmin ana konsepti ve olay örgüsünün bu düşünce etrafında cereyan ettiğini söylemek yanlış olmaz.

diğer yandan yaratılan bu sahte dünyalara da insanın tanrıyı oynaması düşüncesi de var. filmde insan kendisini tanrılaştarırak istediği dünyayı yaratır onun içerisine girer ve istediğini yapabilir.

karakterlerin bu sanal dünyalar arasında ki geçişi ise cennet cehennem kavramlarını akla getirir.

filmin sonucta verdiği mesaj şu;

"tanrının yaptığına dokunma, karıştırma, kurcalama sonunda zararlı çıkan gene sen olursun"
pool of sorrow pool of sorrow
enteresan filmdir. böyle bir sürü alt başlık içeren filmleri seviyorum. sanırım matrix'e göre bana daha derin geldi bu film. matrix'in o muhteşem hikayesi kavga, dövüş ve efeklerin altından biraz fazla kaybolmuş gibi gelir bana hep.

spoiler

sanırım filmde asıl vurucu olan yerini aldığınız sanal karakteri öldürürseniz, onun sanal kişiliği gerçek diye tabir ettiğiniz dünyada size yerleşmesi. bu oldukça ilginç bir kavram. intihar ettiğinizde geçici olarak kullandığınız bedenin sahibi olan bilinç paralel evrende sizin bedeninize yerleşiyor.

bir diğer nokta sanal bir karaktere aşık olmak. bu da ilginç. yani fiziksel özelliklerini beğendiğiniz bir kadını sanal evrende yaratmak, ona istediğiniz kişilik/karakter özelliklerini yüklemek ve son olarak esas kişiyi öldürüp sanal karakteri bir şekilde "gerçek" diye tabir edilen boyuta çekmek. ehehehehehhe
(bkz: tük kızları gitsin sanal kızlar gelsin)

diğer taraftan filmin sonundaki televizyon kapanma efekti. sanırım buradan da son geldikleri ve gerçek olarak lanse ettikleri dünyanın da birileri tarafından izlendiğini söylüyor. lakin bu izleyici biz miyiz yoksa başka bir paralel evrenden mi bahsediyor tartışma konusu.
spoiler
hüseyin we have a problem hüseyin we have a problem
uzun zaman önce izlediğim ve beğendiğim bir film. yani konusunu beğenmiştim. oyunculuk bayağı vasattı. filmin üzerinde durduğu en önemli nokta izleniyor olabilmemizin yanında makinelerdekilerin de bir bilinçlerinin var olduğu. yani şunu sormak istiyor bize; bilinç, hayatın anahtarı mıdır? bilinç, yaşamı var eden midir?
natalie portmanto natalie portmanto
biraz paprika biraz inception gördüm ama bu onlara göre epey eski tabi.
simülasyon fikrini anlatmak açısından başarılı ve etkileyici. ama sonunda gördüğüm asıldan, sular içinde yükselmiş renksiz fütüristik yapılardan hiç hoşlanmadım. belki de hayal gücünden en uzak kısım burasıydı.

ben tam olarak şuraya takıldım. the matrix, dark city ve tabi ki bu filmde de neden aşk var? izleyicileri tatmin etmek için olduğunu sanmıyorum.

bana daha çok şunu düşündürdü.

simülasyonu daha inandırıcı ve kılan şey aşk mıdır?
brick in the wall brick in the wall
bu film tam anlamıyla descartes'ın unlu cogito ergo sum, düşünüyorum o halde varım sözüne yöneltilen bir eleştiri mahiyetindedir.zaten film de bu söz ile başlar.
descartes için düşünüyorum o halde varım ifadesindeki var olan "ben" olmadan düşünme eylemi gerçekleştirilemez. bu apaçıktır. buraya kadar descartes haklı ancak filmdeki eleştiri bu noktada devreye giriyor.
spoiler
eğer bizde filmdeki gibi bir yığın elektrik devresi isek, tüm bildiklerimiz bize yapay yolla verilen algılardan ibaretse, bize halüsinasyonlar gösteren bir makinenin ürünü olmadığımızdan nasıl emin olabiliriz ? yada makineye bağlı bedensiz bir beyin olmadığımızın nasıl bilincinde olacağız ? burada descartes in sözüne sert bir balyoz iniyor, ben var olduğumu düşünüyorum ama bir yapay zeka olup, olmadığımdan emin olmam imkansız..

fakat bu durumda filmin eleştirişini de söyle çürütebiliriz yada en azından eleştiriyi eleştire biliriz. evet ben bir elektrik devresi hatta yapay zeka olabilirim fakat bu yapay zekanın programlanması veya misal olarak bir kavanozun içerisindeki beyin olan ben'in makineye bağlanması için bir uyaranın olması gerekiyor.yani "düşünen bir varlık"

bu varsayımlarım hiç biri olmasa dahi yine dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz yani cogito 'a yani düşünmeye. düşünen bir varlık olduğumuzdan eminiz biz gerçek olmasak, dahi düşünen bir varlık tarafından düşünmemizin programlandığı açık ve seçiktir.
sosyal medya uzmanı sosyal medya uzmanı
sonunda bir oha dediğiniz filmler sıralamasına girmektedir. ama film bittikten sonra hala neyin ne olduğunu düşünüyorsanız olmuyor işte. film dediğin bir kere izlenilir, bir kerede anlaşılır beğenilirse defalarca kez daha izlenilir.

rüya içinde rüya, o rüyanın içinde bir rüya daha.

beğenene saygım var ama ben beğenmedim.
1 /