uykusuzluk

2 /
arkeopteriks arkeopteriks
duygusal enerjinin içte kalması.insanda oluşan bir duygu fizyolojik sonuçları doğuruyor.mesela korku sonucunda kaslara daha fazla kan giderek beynin vücudu korumaya geçmesi,öfke sonucunda beyine kan gitmesi,vs., vs.duygular harekete geçti,vücut uyarıldı,dışarı atılması gereken bir enerji ortaya çıktı.spor yapıldığındaki gibi buhar olup çıkmıyor,yağ yakmıyor..beyni çalıştırarak yorabilir,keskin sirke küpüne zarar şeklinde mide ağrıtabilir,baş ağrıtabilir,vs.duyguları ifade etmek gerek,yazmak,anlatmak,yaşamak gerek.
marla singer marla singer
yürürken insanı sağa sola deviren durumdur. vücut ve akıl dengesinden eser kalmaz. kişi yapacak işi olduğu için uykusuz kalıyorsa bu yorucu ancak pek de vahim olmayan bir durumdur. asıl sorun, vakti olduğu halde uyuyamayan insandır. yatağa girilir, kişinin deli gibi uykusu vardır, sağa sola dönersiniz, yüzüstü, sırtüstü, yastığa sarılarak vs. bir çok yöntem denersiniz, uyuyamazsınız. uykuya daldığınız anda kabus başlar. direkt uyanırsınız. gözleriniz yanar, gözkapaklarınız acır, açık tutmak neredeyse imkansızdır ama o yanmayı ve kabusları engellemek için zorla gözlerinizi açık tutmaya çalışırsınız. uykuya dalma esnasında görülen kabuslar artık kişiyi çıldırtır, boğar. bir süre sonra gözleriniz açıkken, karşıdaki kanepeye bakarken rüya görmeye başlarsınız. bu noktada s.çış başlar. çünkü zihniniz kontrol dışı çalışırken siz gerçek dünyada yatakta yatmaktasınızdır. bir taraftan odadaki objelere bakarsınız, bir taraftan rüyadaki konuşmaları dinlersiniz. hatta zaman zaman bu konuşmaları gerçek sanıp, eve arkadaşlarınız geldi sanarsınız. kontrolü ele geçirip odayı gezdiğinizde ise evde sizden başka kimsenin olmadığını görürsünüz. tüm bu olayların sonucu ise, karmakarışık bir zihin, korku dolu uyku çabaları, mosmor gözaltları, kırmızı gözler, kurulamayan cümleler, bulanık görüntüler, zaman kavramının kalmaması, sürekli bulanan bir mide, sık sık baş dönmesi, göz kararmaları, sınıfta otururken zihninizin gidip gidip gelmesi ve elinizdeki bir kutu insidon olur. çok çabalayıp başaramadığınızda, bir adet insidon alırsınız. ve 1 saat kadar sonra uykuya dalarsınız. ve yıllardır dalamadığınız kadar derin bir uykuya sahip olursunuz. ilacın garip kısmı, sabah kalktığınızda ilk 2-3 saat leyla gibi hafiflemiş bir şekilde dolanmanıza sebep olmasıdır. ama bünyeye bir rahatlık verir, sakinlik verir. kabuslardan kurtarır.
gibigibi gibigibi
insanı yatakta dolandıran, saatlerce yogran yastık ile muhattap eden bir rahatsızlık. geceniz berbat olur. sabahı ise daha kötüdür, göz altlarında çizgi oluşur yavaş yavaş, serotonin denen bir şey kalmaz vücutta. vücut sağlığına büyük etkileri vardır. psikolojik etkileri de azımsanmayacak kadardır. saat gece 1 de yatıp sabah 5'e kadar kah yatakta döndüğümü, kah bi sigara yaktığımı, alıp dergilere göz attığımı hatırlarım. çok kötüdür gecenin köründe yalnız başınıza kalırsınız. tedavi olunması gerekir, çünkü sürekli insanın sağlığına ve sosyal,iş yaşamına zarar veriyor.
ccuk ccuk
tıp dilinde insomnia denilen uykusuzluğu doğuran nedenler çeşitlidir. örneğin yorgunluk, mide şişkinliği, hazımsızlık, zayıflatıcı veya uyarıcı ilaçlar, fazla sıcak, rahatsız edici ışık, gürültü, sinir bozukluğu, fazla miktarda çay, kahve veya sigara içmek, ağrılar, kalp veya akciğer hastalıkları, ateş, kaşıntı, günlük olayların etkisi, yatağın uygun olmaması, tedirginlik gibi nedenler uykusuzluğa neden olur. uykusuzluğu doğuran nedeni bulmak gerekir. basit uykusuzluklarda yatmadan önce sigara, çay, kahve gibi şeyler içmemek, müzik dinlemek, yatak odasını havalandırmak, bir bardak sıcak süt içmek ve sıcak banyo yapmak çok faydalı olabilir.
gülümsün gülümsün
sabahtan beri beynimi didikleyen, hatta didiklemeyle kalmayıp kafamı çok güzel bir hale sokan vaziyet. yanında promosyon olarak baş, mide, vücut ağrısı verilir. bu süprizler karşısında feleği şaşan insanoğlunun normal bir seyre kavuşması için iyi demlenmiş bir çay eşliğinde çikolata ikilisini acilen yanyana getirmelidir.
dna dna
çoğu kişinin genelde geceleri yaşadığı hadise. çok sık oluyorsa hastalık olarak adlandırılır ve tedavi olunması gerekir. herşeyin olduğu gibi uykusuzluğun da çeşitli evreleri vardır geceden başlayıp sabaha kadar uykusuzluk yaşadığınızda ;

ilk başta bacaklar yavaş yavaş uyuşuyor.gözler sanki içinde hiç su kalmamış gibi kurumaya başlıyor. sırt giderek eğiliyor ve c harfini almaya başlıyorsunuz. ellerde hafif bir tembellik kollari sanki aşağı çeken bir güç var gibi hissediyorsunuz.klavyede yazarken harfler daha çok karışmaya ve eller çok az da olsa titremeye başlıyor.msn icq vs yi de kapayıp yazı yazmaya bile üşenir hale geliyorsunuz.sürekli sırt çıtlatmak bir gelenek halini alıyor yazılara odaklanmakda zorlanıyorsunuz.çay cola kahve türü bilimum kafein ve uyarıcı maddeler biricik dostunuz oluyor.
biraz daha ilerki boyutlarda klavyeye uzanmaya bile üşeniyorsunuz. sadece mouse ile tık tık..mümkünse bir forum bulup dalıyorsunuz oraya.vücudunuz uyumak istiyor ama beyniniz uyumamak hafiften başınızın arkası ağrımaya başliyor (malum beynimizin fanı yokki soğusun) sürekli radyasyon ve elektronik cihazlarla münasebetten kulaklarınız da uğuldamaya başlıyor. görme duyma dokunma gibi önemli duyu organlarını sürekli çalıştırmaktan vücudunuz külçe gibi oluyor.sandalyeye yapışıyorsunuz.öyle ki ayağa kaktığınız zaman ne kadar yorulduğunuzun farkına varacaksınız o yüzden mümkünse kakmıyorsunuz.belli bir süre sonra karanlıkta uyumayı sevmez hale geliyorsunuz.illa güneşi görmek aydınlığı yaşamak istiyorsunuz.ee ne de olsa günün büyük bölümünü gece uykusuz geçiriyoruz. daha sonra güneşi göreyim perde arasından bakayım derken ölümcül hatayi yapıyoruz yerimizden kalkıyoruz ve bütün vücudumuz imdaaat dercesine tüm vücuda yorgunluk sinyalleri yayıyor ve adeta dayak yemiş gibi vucüdunuzun ağrımaya başladiğini hissediyorsunuz. daha sonra yüzüklerin efendisindeki ağaçsakal ın bağırışı gibi gerinip yatağa doğru yöneliyorsunuz.sonra mı ..yatağa uzanıyoruz..hala dinç sayılırız tavana bakıyoruz.. daha sonra binbir türlü düşünceler geçiyor kafamızdan eski hatıraları düşünüyoruz. kız arkadaşlarımızı, öğrenim hayatımızı veya iş kariyerimizi ya da ailemizi karımızı(varsa),arkadaşlarımızı,uzaktaki akrabalarımızı.eski hayatımızı .kavga ettiklerimizi,dost olduklarımızı.günahlarımızı,sevaplarımızı,bayramları tatilleri doğayı,güzel bir ziyafeti düşünüyoruz..ve giderek küçüldüğümüzü hissediyoruz.o kadar küçülüyoruz ki yatak bize kocaman gelmeye başlıyor.sanki yatak bir el gibi iki yandan bizi sarmaya başlıyor.bir ürperti hissediyoruz sanki benliğimiz kayboluyormuş gibi oluyor. sonra hiç birşey..zaman kavramı olmadan bir süre ... bir dönem..o süre içerisinde zaman duruyor.kısaca ölmek gibi birşey.zaten eskilerden bir üstadın dediği gibi uykuyu hafif, ölümü ağır ölüm bil. eğer sizde bunların bir kaçını sürekli yaşıyorsanız uykusuzluk probleminiz var demektir.

(bkz: kendimden biliyorum)
iao iao
hiç lirik bir etkisi yoktur insan bünyesinde. bu cümlenin lirik olmasını engellemez elbette.

saatler sonunda kişi "omurilik soğanıyla yaşayabilme derneği" gönüllüsüne döner, saatlerdir duvarlara boş boş bakmak yerine "bari şu yazıyı yazayım, kendimi tüketeceğime üreteyim" der. der demesine de konuyla tüketmek ile ilgili gelen tek şey de şu an sezen aksu'nun tükeneceğiz adlı şarkısıdır. onu da sabah çatlamış travesti sesiyle istese de söyleyemez zaten, fazlası da elden gelmez.

ara ara rem uykusu girişleri kaleyi yoklayan şut etkileri yaratsa da tribünler gerçeğin farkındadır. federasyon izniyle kullanılan hayat kurtarıcı uyku haplar normalde hayat kurtarırken, bugün -aslında dün gece- tek başarıları takımın sahada hayalet gibi yürümesini sağlamak olur. oysa takım çimlerin içine yatmak hatta mümkünse çimlere bir çukur kazıp üstüne de mezartaşı karizması yapmak istemektedir, aslında istememektedir kafayı vurup orada kalsa zaten takımın aktif futbol hayatı en az 20 saat askıya alınacaktır.

yatağa yatma anından "ben uykusuzluğu yendim!" edasını koruma süreci bir ila iki saat. "ben bunu başarıyordum... neler oluyor... histeri... kan... ben miyim bu?" (bkz: #770090) düşünceleriyle gelen hüzün kırmızısı üç noktalı cümleler ve ara ara gülme süreci bir saat.

saat beş olmuş bile. amuda kalk, kan beynine hücum etsin. beynin bulanır da uyursun belki. denenmemiş iş değil, daha doğrusu başarısı görülmemiş bir iş hiç değil. ama amuda kalkmak için enerji lazım, oysa esas karakter olmuş bazal metabolizma. ben de mum duruşuyla idare ederim.

kuş cikcikleri, yukarıdaki takunyalı cadı kadının sesi, aşağıdan gün ışığıyla gelen bebek ağlaması lirik bir kaos güzelliği yaratırcasına, sonsuz misantropi denizimde can simidi yerine bir adet acme külçesi oluyorlar boynumda. evrimsel olarak geriye gittiğimi hissediyorum ama son çare olarak panjurları daha da sıkılaştırıp civangate tadında bir yorgan operasyonu düzenliyorum.

yorganı düzelt. yastığı ters çevir. yatağın biraz soğumasını sağla ki sanki ilk kez uykuya dalma denemesi gibi olsun. bu sefer de "tükeneceğiz"den sonra aklıma gelen parça da "like a virgin" oluyor. temiz, tertemiz düşünceler. geçmişimi sildim, beyaz sayfa açıyorum.

saat altıyı geçmiş hangi beyaz sayfalar açılıyor tabii bu da tartışma konusu. yatakta debelenirken tek yaptığım şey son haftaların durum değerlendirmelerini yapıp kafayı yerken takımıma fırça atmak. kimse kapıyı açıp tadelle de getirmiyor bana. "hey arkadaş, sağol!" diyeceğim tek kişi de elinde uyku ilacı dolu bir şırınga ile gelen psikopat bir hemşire olacak ancak. ama konu takıma fırça atmaktan, diğer takımlara, oradan insanlığın kanayan yaralarına ve "dünyada yapay kara delik üretilse ve kontrolden çıksa neler olur?" gibi entellektüel soslara bulamaya çalıştığım düşüncelere dönüyor. en son tabii ki "yüzüm gözüm ne kadar şişti, insan içine nasıl çıkacağım???" tarzı bridget jones hezeyanlarına dönüyor, özümü buluyorum.

saat sekiz olmuş. hatta geçmiş. tek yaptığım şey ivan drago'dan yumruğu yemiş cennette james brown ile şarkı söyleyen apollo creed gibi boşluğa bakmak. kafa da yana dönük tabii, bu dramatik etkiyi arttırıyor. hafif titreme başlıyor. içimi öss kitaplarındaki "saat saat vücut kimyası" paragrafını okuma arzusu kaplıyor. "insanın zihni en iyi saat onda çalışır." benim için fark etmedi, sevgili ibrahim arıkan, size bir kutu vatoz yolluyorum o yüzden. onları suya atarak topluma kazandırmak yerine timsah avcısının yanına giderseniz daha iyi olur.

saat dokuzu geçti. sistem saati sıfırlanacak hayalleri bünyeyi kaplıyor. titreme sürerken mutfağa gidip bardağı alıp odaya dönmek, sonra eldeki boş bardağa bakıp tekrar mutfağa gitmek ve en sonunda bir bardak suyu içip tansiyon düşmesi hissini yaşarken, linç öncesi "acaba son suyumu mu içtim" diyen vurun kahpeye filmindeki hale soygazi'ye dönmek gibi yan etkiler devam ediyor.

bir saat daha. her yerim ağrıyor. kaslar sızım sızım çekiliyor. biraz dinleneyim derken gözler kapandı, harika. rüyamsı bir alemde hamburgerlerle bir brezilya dizisi konseptinin birleşebildiği görüntüler ekranı dolduruyor. yıllardır rüya kontrolüne alışmış bünye ipleri bırakıp çaresizce windows'u güvenli bir şekilde kapatmak istiyor. başlat, bilgisayarı kapat, kapat. tıkla tıkla tıkla!

işte batık bankerin dramı. elektrik süpürgesi sesi duyuluyor tam windows kapanacakken. yapma hayrettin yapma! şu an yapma! hayrettin'in de suçu yok ki, bugün temizlik günü(ymüş).

sonra ses yükseliyor, koridora yaklaşıyor. gölgeler uzuyor, müzik tizleşiyor, yaklaşıyor, oh o kadar yaklaşıyor ki... (son cümlemden ötürü kendimi asla affetmeyeceğim. oh ne orada? ama yazmamak da olmazdı.)

yorgana sarılıp yastığın altına kafamı sokarak onu bekledim. ucuz seri katil filmlerini düşündüm. ama yaklaşmaya devam etti. etti. etti. ve sonunda korkunç bir "çaaaat" sesi duyuldu. dramatize ediyorum, aslında meali: "kapı sertçe açıldı."

"güzelim hadiii uyan, odanı süpürüceeem, zaten saat on bir olmuş. uyumuşsundur sen zaten bebekler gibi."

evet, son saatlerde sistem kaynaklarının tehlikeli derecede düşüşünden ötürü bir geriye dönüş, ana rahmi özlemi var ama, uyumuşumdur ben bebekler gibi? ancak güzel bir trakya türküsü olur bundan.

katilden kaçmayacağım. farklılık yaratarak teslim olmak istiyorum. yataktan çıktım. son bir kere arkama baktım. aslında bakmadım, o kadar enerjim yoktu. onun yerine mutfağa ilerleyip sadık dostum kahve kutusuna gözümü diktim. aslında çok uzun süre diktim çünkü gördüğüm her objeye kitlenme sürem giderek dakikaları aşıyordu.

sandalyeleri arkamdaki dans grubu haline getirdim. topuklarını havada vurarak dans eden adamların elinde kahve bardaklarıyla güldüklerini düşündüm. bu mutluluk verici değil miydi? aslında fred astaire yanımda oturuyordu. su ısıtıcısının düğmesine basmayı unutmuşum. düğmesi çok güzel, çok.

kahvemi koydum ama dudak payını unuttum. üstünden bir yudum aldım, ağzımı yaktım. titreme sürüyor. ben de börek yerim.

canlanıyorum. yani en azından bir süreliğine iş yapar bu. yazı yazayım! evet, filmin başıyla sonu aynı olacak. ben uykusuzlukla sanatı birleştiren bilinçli bir insanım. bilincime başlamak istiyorum. az sonra paranoya saatiyle tekrar yayında olacağız halbuki.

yayını bitirirken konuyla ilgili aklıma gelen son parçayı da paylaşmak istiyorum tabii. hayır sıradaki parça megadeth - insomnia falan değil, bu halde kafa sallayanı direk berbere götürürüm sadece. neyse şarkıya dönelim. eser sahibi sinan erkoç. klibi de geldi gözümün önüne hayal meyal. zaten dün yaşandı bitti'nin klibini izlemiş, heder olmuşum.

"uykularım delik deşik,
un ufak oluyor bedenim,
damarım kopuyor güzelim."

iao mcinsomnius, 29 aralık 2006, kuzey kutbu. ya da güney. (zaman geçmiyor intibası uyandırmak istiyorum sadece, yemeyin bu numaralarımı, rica ederim.)
2 /