yeşillik

sizofrenkedi sizofrenkedi
pek popüler olmayan, düz bir şarkı olmasına rağmen kendine has bir cicilik barındıran mor ve ötesi olayı.

yenildin bu oyunda sözcükler seni yalnız bıraktı
değiştirmek istediysen insanlar neden inanmadı?

sahici sevgilerde yorulmuştun, sahipsiz rüyalarda huzur buldun
yalan gözlerinin ardında yeşilliğin yokoluşunda

söyle şimdi kim mutlu, insanlar birer birer yitip giderken
ve bir can sıkıntısı her şeyi, ama her şeyi silen
çoğunlukla zararsız çoğunlukla zararsız
illa ki bi yerinde topraktan uzun ince bir yol açılandır. benim asıl bahsedeceğim husus ise bu konuda insanların düştüğü ikilem. misal, bir kısmı inatla "ulen ben yürüsem bu yol daha da topraklaşacak" diyerek yolunu uzatmaktadır, diğer bir kısmı da "kim dolaşacak bu kadar yolu" diyerek kestirmeden gitmektedir.

şimdi olaya bilimsel yaklaşırsak tolman der ki, organizma yeterli eğitime ve zekaya sahipse kendini amaca ulaştıracak en kısa yolu tercih eder (en az çaba ilkesi). öte yandan, ben böyle düşünsem sen böyle düşünsen bu yeşilliklerin hali ne olacak arkadaş?

şimdi dünya yok olma tehlikesiyle filan karşı karşıyayken bunu niye bu kadar kafaya taktım bilmiyorum ama algıladığım kadarıyla kestirmeden gidince zeki, yolu uzatınca duyarlı oluyorsun, make your choice.
notokord notokord
okul kantinlerinde tostların içine koyulan salatamsı malzemenin genel adı. içeriği genelde marul olmakla beraber roka, maydanoz vs. de koyulabiliyor. örneklemek istersek:

-yarım ekmek köfte kimindi?
+benim abi. içinde yeşillik olmasın.
bilebilebiikikere bilebilebiikikere
dumanı ve hareketi bol, grisinden burnumuzun ucunu göremediğimiz, baş döndüren ışıklarıyla leş bir kutlamayı andıran, suretlerimizi çok camlı binalarıyla paramparça eden yoz ve hayli çirkin şehirlerin bir yerlerinde güzellikleriyle eğreti duran, maziden kalma bir kaç siyah beyazlıktır. dağların başını eteklerine eğdirip, canından bir parça daha koparmamamız için kendimize secde ettirdiğimiz günden beri acı acı bakıyorlar sağdan soldan bizlere. bizimse bir tümörden farkımız yok, çoğalmaktan ve biçimsizleşmekten gayrı bir şeye yaramıyoruz...
kahnesty kahnesty
küçük de olsa meyhane, kapıdan her giren kendini başka bir dünyada hissederdi. ilk kez meyhaneye gelenler, yeni yeni müdavim olanlar, eski müdavimler, kim olursa olsun fark etmez, daha kapıdan girmeden o ilk an ki duyguları tüm ömürleri boyunca çekecekleri bir lanet olarak boyunlarına takmayı kabul etmişlerdi. gerçi “lanet” denebilmesi için insanların başlarına kötü şeylerin gelmesi gerekiyordu. ama iki bakış açısı vardı. meyhanenin hoşluğu mu, yoksa açık gözlerle görülen hayaller bulutunun nahoşluğu mu? düşünmezdi ya kimse hangisi daha güzel diye, bir bardak daha doldururlardı kısmetlerine şerefeyle.

bu akşam da her zamankinden farklı değildi meyhane. büyükten küçüğe boy boy şişeler, kimisi devrilmiş, kimisi düşünceli gözlerle müşteri seçmeye çalışıyor, kimisinin üstünde bir isim iliştirilmiş ve dibi görününceye kadar müebbet yemiş. ne tam kalabalık, ne tam tenha. tatlı bir denge hayalleri okşuyor. hafif esinti tütün kokusunu dağıtsın diye sağdaki ahşap pencereden girip, içeriyi koklayıp soldaki ahşap pencereden çıkıyor hatta.

asla söze dahi dökülmemiş, sadece olması gereken yerde olması gereken zamanda başlayan ritüeli haftada bir tekrar ederdi bir yaşlı bir genç ateş. en köşedeki masada saatlerce susarak demlenirler, bir haftayı birbirlerine konuşmayarak anlatırlardı. karşılıklı sohbet ettikleri de çok olmamıştı ya, konuştukları zaman her zaman insanlığı kurtarmışlardı.

küçük bir nefes aldı cigarasından yaşlı olanı;
"anlat bakalım, dertlisin" dedi.
sesler de sustu genç olanın içinde. halbuki ne fırtınalar kopmuştu içinde meyhaneye gelinceye kadar. "yaşlı adam nasıl anladı?" diye düşünmek o an aklından geçenlerin trafiğinde, sarj aleti satıcılarının önemsizliğinden öteye gidemedi.
"üstad" diyebildi önce. kelimeleri özenle seçmek için kendini zorluyordu. sesini ayarlamak da bir o kadar zordu o anda. zaten düşük omuzları daha da bir yere yaklaştı. gözlerini, oynadığı yarı dolu kadehinden ayırmadan;
"dünya hazır değilmiş" diye fısıldayabildi sonrasında.
bıyık altından güldü yaşlı kurt. deyim olarak değil, gerçekten de beyaz bıyıklarından dolayı çok zor görünen dudaklarında hafif alaycı bir kıvrım oldu, gözlerinin yanındaki kaz ayakları biraz daha derinleşti, derin bir nefes daha aldı cigarasından.
"bu kadar mı?" dedi tok sesiyle.
"daha ne olsun" diye bir fısıltı daha çıkabildi gençten.
"n’oldu ki anlat hele" diye üsteledi ihtiyar
"bir tohum ekersin, bir filiz fışkırır topraktan. o filizi büyütürsün, sularsın, toprak anaya kurbanlar verirsin, filizin için yalvarırsın ve gerçekten de yavaş yavaş büyür yaprakları. şanslıysan büyüyen yaprakları bile görebilirsin… en son ağaç olur, ağacın olur, senin ağacın! hatta meyvelerini toplamaya başlarsın artık. dallarına sarılırsın. gölgesinde dinlenirsin... sonra ağacın kurur gider. mutsuzlukla yeni bir tohum dikersin ilk filizle yine aynı heyecan sonra, gene kuru dallar. nedir bu ağacın farkı? bilemiyorum. dünya ağaç dikmeye hazır değil, ya da toprak bıkmış artık."

yaşlı adam bir başka limonu daha çatalıyla sıktı yeşilliklerin üzerine;
"ağaç olamayacak yeşillik için salata olmak bir onur mudur, yoksa şımarıklık mıdır?" diye sordu.
genç ateş çoktan hayallerinin peşinde, boş gözlerle bir sağa bir sola çevirdi kafasını, bir sola çevirdi. cevap vermek için kendini zorladı. kadehini bir kenara bırakıp ceketini aldı, tatlı esinti hafif titretmişti onu.

hikayesindeki başroldür.
autumn sonata autumn sonata
bence aşırı ucuza satılan, ucuz olduğu ve kolay ulaşılabildiği için değeri yeterince bilinmeyen muhteşem bitkiler. maydanoz, dereotu, roka, tere, nane, fesleğen gibi mis kokulu yeşillerden daha güzel ne olabilir ki otlar dünyasında? ama otlar dünyasını da birbirine karıştırmayalım tabi şimdi. otlar var, otlar var.