türkiye de bilim neden gelişmiyor

hödük hödük
kıymetli hocam ertuğrul uzun'un hukuk fakültesini kazanan öğrencileri için yazdığı "hukuk fakültesine hoş geldiniz!" başlıklı yazısından bir bölümü buraya kopyalamak istiyorum. her ne kadar fakülte eğitimi özelinde yazılmış olsa da genel çıkarımların da bulunduğu/yapılabileceği bir yazı bunun sebebi hakkında bende farklı bir pencere açmıştı.

"bahsetmek istediğim sorun, hukuk öğretimiyle ilgili. bir üniversite sınavına girdiniz. 'üniversite' eğitimi almaya hak kazandınız. sahip olduğumuz üniversite yapılanması esas itibariyle batılı bir kurum. doğuda yükseköğretimin yeri yok demiyorum. ama tarihsel olarak batıda yaşanan gelişmelerin yarattığı kurumsal yapılanmanın devamı olan bir yere geldiniz. ileri yahut yükseköğretimin doğuda da paylaşılan anlamları çerçevesinde, her şeyden önce, bilginin 'değerli' kabul edildiği bir yerdesiniz. günümüzün küresel olarak aşınan üniversite anlayışı ve kendi coğrafyamızda hakikat aşkını kaybetmiş olmamız, üniversiteyi bir meslek kapısı ve eğlence yeri olarak görmemize neden oluyor. üniversiteyi bir meslek kapısı olarak görmenin birincil etkisi, aldığınız derslerde sürekli zaten bildiğiniz bir soruyu sormanıza neden olacak: ben bu derste gördüklerimi mezuniyetten sonra mesleğimi yaparken kullanacak mıyım? bu durumda, hakimlik, savcılık veya avukatlıkta 'kullanamayacağınız' bir ders, sizin için anlamsız ve gereksiz hale gelecek. seçimlik dersler söz konusu olduğunda elbette bu düşünceniz doğrultusunda davranacaksınız ama zorunlu derslerin bir kısmının niye ders programında yer aldığını bir türlü anlamayacak, bu derslere karşı isteksizlik duyacak, derslerde karşılaştığınız tartışmaları zihninizde çözmeyi denemek yerine kısa süreli hafızanızın maharetine başvuracaksınız.

halbuki üniversite kelimesinin hem etimolojik anlamı hem de tarihin büyük bir kısmında yerine getirdiği işlev, bünyesinde barındırdığı insanların 'evrensel'lere yönelik ilgisiyle açıklanabilir. her şeyden önce üniversite, yani 'universitas', mekâna ve zamana bağlı olmayan, değişken olmayan bilgiyi üretme ve paylaşma hedefindedir. dolayısıyla, her ne kadar kurumsal olarak üniversitede yer alsa da meslek okulları gerçek anlamda üniversite birimi değildir.

üniversite, bilgiye sırf bilgi olduğu için hürmet eder. yani bilgi, en azından salt bir araç değildir. üstelik bu bilgi; evrene, dünyaya, topluma ve insana dair genel bir bilgidir. bu tür bir bilginin en açık ve bilindik örneği doğa bilimleri alanında üretilen bilgidir. fizik, kimya, biyoloji gibi bilimler zamana ve yere bağlı bilgiler değildir. bunun yanında, konusunun doğası itibariyle doğa bilimlerinden farklı sosyal bilimler ve beşeri disiplinler de üniversitede kendine yer bulur. bunlar arasında sosyoloji ve iktisat gibi bazı bilimler, daha doğrusu bunlar içerisindeki bazı yaklaşımlar doğa bilimlerinin metodunu kullanarak evrensel yasaların peşine düşer. ancak beşeri disiplinler ağırlıklı olarak, olayları neden sonuç ilişkisi içerisinde açıklayan doğa bilimlerinden farklıdır ve incelediği olayları anlamaya çalışır. bütün bu açıklama ve anlama faaliyetlerinin değeri, ilerideki bir tür dönüştürmenin aracı olmalarından kaynaklanmaz. ancak, özellikle doğa bilimlerini düşündüğümüzde, bu alanda elde edilen bilginin dünyayı dönüştürme aracı olarak kullanıldığı da bir gerçektir.

bilimsel ve ekonomik gelişmenin altında, bilimsel araştırmalar vardır. üniversitelerin her geçen gün daha fazla 'dönüştürmeye' önem vermesi, bilgiyi gittikçe daha fazla 'araç' olarak görmesi bir başka mesele. ancak eğer bir üniversite 'ideal'i varsa, bu idealde bilgi araç değildir. sosyal bilimler, özellikle de beşeri disiplinler, sözgelimi tarih, edebiyat, felsefe, ilahiyat gibi olanlar söz konusu olduğunda, üniversite ideali daha açık bir şekilde görülebilir. bu alanlarda asıl olan 'anlama'dır.

evreni, dünyayı, toplumu ve insanı daha iyi anlamış bireylerin batıl inançlara sahip olmayacağını, daha akılcı davranacağını umut ederiz. dünya üzerindeki canlı çeşitliliğini ve türler arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisini görmesiyle türsel kibrinden arınacağını ve doğayla barış içerisinde yaşayacağını düşünürüz. insan toplumları arasındaki kültür çeşitliliğini görerek, kendi kültürüne atfettiği biriciklikten vazgeçeceğini ve kendinden farklı olanları anlamaya başlayacağını böylece tarih boyunca yaşanan anlamsız savaşları tekrarlamayacağını hayal ederiz.

üniversite her ne kadar mensuplarını özerk bireyler olarak görerek onları planlı bir şekilde belli bir ahlaki görüşe uygun davranmaya yöneltmiyorsa da, her hâlükârda bir aydınlanma ve ahlak projesidir. buradaki ahlaki projenin ana unsurları, yine universitas kelimesinden kaynaklanır: her görüşten, her kültürden, her coğrafyadan insanın bir araya gelmesi, fikirlerini özgür bir şekilde paylaşması.

hukuk fakültesi özelinde bu söylediklerimi biraz daha açayım ve örneklendireyim: hukuk fakülteleri her ne kadar bir üniversite eğitimi verdiği iddiasında ise de, ne yazık ki, öğrenim hayatınız boyunca evrene, dünyaya, topluma ve insana dair evrensellerle çok az karşılaşacaksınız. yani size bir üniversite eğitiminden ziyade uzatılmış bir meslek eğitimi sunacağız. hoş, çıktığınızda herhangi bir mesleğe sahip olmayacaksınız. zira hukukçuluk diye bir meslek yok. avukat, hâkim veya savcı olmak isterseniz her hâlükârda bir staj eğitimi daha almanız gerekecek. dolayısıyla bizim size verdiğimiz eğitim, meslek öncesi eğitimdir. hem de dört yılda. ama daha kötüsü, hukukçuluk dediğimiz her ne ise, sadece meslek eğitimi seviyesindeki bir eğitimle bu sıfatın alınamayacağıdır, en azından ideal olarak. zira avukat, hakim, savcı, hukukçu biliminsanı yahut hukukçuluk sıfatıyla siyasette ve bürokraside elde edilecek makamlarda yerine getirilecek işler, sadece meslek eğitimiyle, yani mevzuatın, pozitif hukuk kurallarının öğrenilmesiyle yerine getirilemez. bu durumda, uzatılmış bir meslek eğitimi veren kurumlar olarak hâlihazırdaki hukuk fakülteleri hem üniversite idealinin temelinde yatan aydınlanmış bireyler yetiştirmekten uzaktır hem de yetkin hukukçular yetiştirebilmek için yeterli altyapıya ve vizyona sahip değildir.

hukuk fakültesinden mezun olduğunuzda, eğer özel bir gayret sarf etmezseniz, entelektüel potansiyeli güdükleştirilmiş, derinlikli düşünemeyen, düzgün ve sağlıklı akıl yürütemeyen, batıl inançlara saplanmış, insan ve toplum hakkındaki bilginin mahiyetine dair hiçbir şey bilmeyen insanlar olarak işinizin başınıza geçeceksiniz. eğer hukuk öğretiminin bu yapısal sorununun hayatımıza yaptığı yıkıcı etkiye katkıda bulunmak istemiyorsanız, omzunuzda çok ağır bir yük olduğunu görmelisiniz. evet, suçun büyük bir kısmı bizim, ama ahlaki bireyler olarak siz de elinizden geleni yapmalısınız. bizim üniversitede size aktaramadığımız evrensel bilgiye kendi başınıza ulaşmak için çabalamalısınız."

yazının tamamı:

www.ertugruluzun.com

boşanma nedenleri

pony stark pony stark
- geçmiş travmalardan kaynaklı korkulara bağlı kişiler arasında yaşanan çatışmalar
- taraflar arasındaki fedakarlık yapan ve talep eden kişi olma dengesizliği
- insanların birbirlerini değiştirebileceğini düşünmesi

masumlar apartmanı

rose whisper rose whisper
hakkında ilk yazdığım olumlu izlenimler zamanla biraz değişti.

ilk bölümde han'la inci mesafeliyken her şey daha güzeldi. şimdi uzun uzadıya romantik sahneler bayıyor.

han'ın ilk bölümdeki imajı, kimseye aşık olamayan, ıssız, yakışıklı, zengin bir adamı yansıtıyordu ama ne hikmetse 3 günde tanıdığı kız için kendini yedi bitirdi. biraz tutarsız buldum bunu, ya da belki bu ıssız adamların garezleri sevmedikleri kadınlaradır.

gerçi bence zengin bir ıssız adam inci'ye bakmaz ya da inci gibi biriyle baştan bu kadar ciddi bir ilişki istemez çünkü onun statüsünde güzeller çok, bu nedenle inci'nin ikame edilebileceğine inanır bilinçdışı olarak.

farah zeynep abdullah sigara içiyor sanırım. cildi çabuk çökmüş. yüzündeki gözenekler, hafiften hissedilen elastikiyet kaybı, kilo alması ve dolayısıyla yüzden de alması derken bariz farklar var. daha önce böyle değildi. yanlış hatırlamıyorsam cildi baya güzeldi şura'yı oynarken falan.

ayrıca inci karakterinin konuşurkenki hali hoşuma gitmiyor. sıradan durumlarda bile aşırı dramatik mimikler ve jestler kullanıyor. olayları dramatize etmek değil bu, hem yaşadıkları zaten dramatik ama kastettiğim sıradan diyaloglarda fazla iniş çıkışlı konuşma tarzı, hareketleri. bu şekilde konuşan insanlar var hayatta da, karşıdakini yoruyorlar.
1